Warning: parse_ini_file() has been disabled for security reasons in /home/islm/public_html/wp-content/themes/Cats_Orange1/functions.php on line 2
islami sohbet kelimesinde baba benim ulan
    Menü kaynak hatası .
SİTE SAYAÇI
Hz. ALi bir Hristiyana misafir oldu. Adam üzüm getirdi. Hz. ALi üzümü yedi.Sonra üzümden yapılmış şarap getirdi. Hz. ALi buyurdu ki : Haramdır. Hristiyan dedi ki : Siz Müslümanlara şaşarım. Üzüm helal ,içki haram. Halbuki bu, bundan yapılıyor. Hz. ALi buyurdu ki : Eşin var mı. Dedi var. Kızın var mı. Dedi o da var. İkisi de gelsin buraya. Eşi ve Kızı gelince Hz. ALi buyurdu ki :Bu Kız bu Anneden dir, Ama görüyorsun ki ALLAH Annesini sana helal, Kızını ise haram kılmıştır. Hristiyan dedi ki : Şehadet ederim ki ALLAH birdir ve Muhammed O’nun Resulüdür ve Sen Onun HaLifesi sin. Elinden öpüp Müslümanlığını ilan etti..
SOHBET BAŞLAMIYORSA BURAYA TIKLAYIN
Java Proğramı Bilgisayarınızda Olması Gereken Bir Proğramdır. Rahat Şekilde internet üstünden online oyun oynamak veya Sohbet “chat” yapmak için bu Proğramın Bilgisayarınızda Yüklü OLması Gerekir. Javayı indirmediğiniz Takdirde Sohbet odalarımızda Sohbet imkanına uLaşamazsınız. Java Sadece Chat Veya Online Oyun Oynamak için yüklenmez, resimleri üç boyutlu olarak görüntülemenizi konut kredinizin faizini hesaplamanızı ve daha pek çok şey yapmanızı sağlar. Ayrıca, şirketlerin bilgi işlem sistemlerinin temeli olan intranet uygulamalarının ve diğer e-iş çözümlerinin de ayrılmaz bir parçasıdır. Java Bilgisayarınızda Java Destekli Tüm Sitelerde Veya Program içeren Tüm Sayfalarda Daha rahat ve özgürce Kolayca Bilgisayarınızı Kasmadan Gezinmenizi Sağlar. Java Proğramını inetrnette özellikle Sohbet Ve Oyun Siteleri Kullanmaktadır. Eğer Sohbet Sitelerine Veya Oyun Sitelerinde Oyun Oynayamıyorsanız Sitenizde Java Yoktur demektir. Java programları çalıştırıldığı işletim sisteminden hemen hemen bağımsızdır çünkü bu programlar için gerekli destek hemen hemen tüm platformlarda ” UNIX, Macintosh OS ve Windows ” gibi verilmektedir. Java Destekli Oyun Veya Sohbet Sitelerini Microsoft Internet Explorer Kullanan Her Ziyaretçi Ekranda Çıkan Java Yazısından, Sitenin Java uyumlu Olduğunu Gösteren Yazı ile karşılaşması Mümkündür. Java Sun Proğramı : Java Sun Microsystems Tarafından Yenilenip üst Seviyeye Çıkartılmış Bir Proğramdır. Not : Eğer Bilgisayarınızda Java Yok ise Lütfen Aşşağıdaki Linke Tıklayarak Bilgisayarınızda Java indiriniz. Ve Java Destekli Sayfalara Kolayca Ulaşınız. Eğer Bilgisayarınızda Java Sistemi ” Kurulumu Yada Değilmi ” Diye Tereddüteyseniz Lüften Aşağıdaki ” Nickname ” Kutusuna Nickinizi yazın ve Gülücük ” ” Simgesine Tıklayınız ve Sohbet Odalarımıza Girmeyi Deneyiniz. 1 Dakika içinde Sohbet Odalarımıza Sorunsuz Ve rahat Bir Şekilde Girerseniz Sitenizde Java Proğramının Çalıştığının farkına Varabilirsiniz. Eğer Girmeye Çalıştığınızda Bilgisayarınız Kasıyor Ve Girmekte Zorluk Çekiyorsanız Aşağıdaki ” Java indir ” Yazısına Tıklayarak Java Proğramını Bilgisayarınıza Yükleyiniz. Önemli Not : Aşağıdaki Vermiş Olduğumuz Link Java Proğramının Resmi Sitesidir. illegal Bir içerik Bulunmamaktadır. Bilgisayarınıza Güvenle Yükleme Yapabilirsiniz Java indirmek için TIKLAYINIZ
selamun aleykum değerli müminler feyzullah koç hocamısın bitliste vermiş olduğu konserde izleyenleri göz yaşlarına boğuldu, bu  güzel atmosferi video haline getirip sizlerle paylaşmak istedim iyi seyirler  
Akşehir Kaymakamı Ladikli Ahmed Ağa’ya: - Ahmed Ağa, demiş siz hep görüşüyorsunuz, bir de bana göster Hızır Aleyhisselâmı!.. Ahmed Ağa, Kaymakamın talebine yuvarlak çerçeveli bir cevap vermiş: - Oğlum, nasibse görürsünüz inşallah! demiş. Ahmed Ağa’nın hayranlarından olan Kaymakam, bir Ramazan günü, iftara yakın, iftar sofrasına oturmuşlar, ailecek iftar topunu bekliyorlar… Kaymakam sigara tiryakisiymiş. Kaymakam tiryakiliğin verdiği ruh haliyetiyle beklerken, kapısı üç kez çalınmış. Çıkmış bakmış Kaymakam, kapıda bir adam: -Biseciii! Bise alırmısınız efendiii? Arkasında da bir deve, geviş getiriyor geve geve. Ne desin Kaymakam? - Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben? - Peki efendi kızma! Bizden sorması, sanki ısmarlamış gibiydiniz de… Hadi iftar-ı şerifler hayrolsun! demiş, çekmiş devesinin yularını: - Biseciii! Bise alan, katran alan… Kaymakam kapıyı kapatıp da sofraya dönerken, mırıldanıp kendi kendine içinden: Allah Allaaah! Bu saatte bise mi satılır be adam? Mübarek iftar vakti… Fesûbhanallah! çekmiş. Bir müddet sonra tekrar Ladik’e gittiği zaman: - Aşk olsun Ahmed Ağa, bize Hızır Aleyhisselâmı daha göstermeyecen mi Hacı Babam? diye sitem etmeye kalkınca, Ahmed Ağa: - Size de aşk olsun hay guzum! Kapınıza gelen Hızır’ı kovarsınız, ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız! demiş. Kaymakam şaşkınlık içinde: - Ne demek o? Ne zaman geldi Hacı Babam? diye sorunca, Ahmed Ağa: - Ramazanın son günlerinde, siz sofrada beklerken kapınıza bir Biseci geldi mi? - Geldi? - Devesinin semerindeki katran küplerine dikkat ettin mi, semere bağlı mıydı, değil miydi? - Ben bu tiryaki kafasıyla nerden dikkat edecem ona Hacı Babam? - İçeceksen sen iç cigarayı oğlum! Cigara seni içmesin!… Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı, kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantolonlu birini mi bekliyordun? Neyse… Gördün işte gayrı… Görmedim diyemezsin! Kaçırdın ammaa, gördün işte yine de… demiş ve teselli etmiş Kaymakamı, Ahmed Ağa, ama…. Kaymakam epey eyvah çekmiş tabiii
Bir gün dilenci kılığında birisi tarafından Ahmed Kuseyrî’nin evinin kapısı çalınır. Kim olduğu sorulunca, Ahmed Kuseyrî’yi görmek istediğini söyler. Evde olmadığı bildirilince; - Size bir emânetim var.” diyerek bir dağarcık, bir torba ve küçük bir çıkını bırakıp almalarını söyleyerek ayrılıp gider. Giderken de; - Sonra uğrarım.” der. Ahmed Kuseyrî hazretleri geç vakit eve gelir. Hanımı da kapıya gelen ziyâretçiden ve bıraktıklarından bahsetmeyi unutur. Gece yarısı mutfaktan sesler işiterek gidip bakarlar. Bırakılan küçük kaptan kazanlar dolduracak kadar bal taşıyor. Torbadaki bir avuç darı çuvallar dolduracak kadar artıyor. Çıkından ise çil çil altınlar taşıp yerlere dökülüyor. Ahmed Kuseyrî; - Nedir bu hâller? diye sorunca hanımı şaşkın ve hayretler içinde; - Bilmiyorum.” der. Ahmed Kuseyrî; - Bugün bize gelen oldu mu? diye sorar. Hanımı hatırlayıp; - Evet bir ihtiyar geldi. Sizi sordu. Sonra uğrarım diyerek bunları bıraktı. Bereketlenip taşan bu şeyler ona âittir, dedi. Ahmed Kuseyrî hazretleri bir an düşünüp; - Bu gelen Hızır aleyhisselâm mıydı yoksa? deyince, bırakılan kaplardaki artmalar ve taşmalar durdu. Böylece Hızır aleyhisselâmın bereketine kavuştular.
“Siz Allah’ın dinine yardım edin ki, Allah da size yardım etsin.” (Muhammed Sûresi, 33) İslâm’ın nûruyle aydınlanmış bir sîmâ, Allah’ın dinine yardım ettikçe gençleşen bir yürek: Kazakistanlı Orazgül hanım !.. Yaşı altmış yedi, ama görenleri şaşırtacak derecede genç ve dinç!.. İslâm dininin Kazakistan’da yayılması için büyük bir gayret sarfetmiş ve hâlâ bütün himmetini buna sarfediyor. Onu tanıdıkça, bir insanın bu kadar kısa sürede tek başına neler yapabileceğinin şâhidi olduk. Her şeyin bir kişiyle nasıl başladığını, Allah Teâlâ’nın gayret ve samimiyete ne sûretle bereket verdiğini gözyaşlarımızla yüreklerimizde hissettik. Buyrun siz de tanışın Orazgül Hanım ‘ın İslâm heyecânıyla… Kendinizi tanıtır mısınız? İsmim Orazgül, yaşım 67. Çimkent’te oturuyorum. Bizim memleketimiz Kazakistan yetmiş yıl komünist rejimi altında kaldı. Kazakistanlı müslümanlar kendi kimliklerini kaybettiler. Hemen hepsi ateist ve komünist oldu. Ben de komünist idi. Resmî olarak da hükümet ve devlette de vazifelerim vardı. Taşkent’te Orta Asya Politika Üniversitesi’nde, ardından Gıda Mühendisliği Fakülteleri’nde okudum. Komünist Parti’ye girdim. Dedem mollaydı, ben komünist!.. Bir çark içine girmiştim ve artık dışarıdan başka birisinden hiç etkilenmiyordum. Günümü gün ediyor, hayatın her türlü zevkini çıkarmaya çalışıyordum. Domuz etini ve sucuğu yer, içkiyi rahat ve bolca içerdik. Eşim seyyid soyundan geliyordu, ama o benden de beterdi. Yıllarımız, hayatımızın çoğu böyle geçti. İslâm’la nasıl tekrar tanıştınız? 1989 yılında eşimle birlikte Özbekistan’a yaptığımız bir seyahat esnasında elimize Özbekçe “Binbir Hadis” kitabı geçti. O zamana kadar hiçbir dînî kitab görmemiştik. Kazakistan’da böyle dinden, Peygamber Efendimiz’den bahseden bir eserle hiç karşılaşmamıştık. Merak ettik. Hemen okumaya başladık. Ben kitabı elimden bırakınca eşim alıyor, o bırakınca ben alıyordum. Âdeta okuma yarışına girmiştik. Sabaha kadar durmadan okuduk. Çok etkilenmiştik. Kitap bitince birbirimize döndük ve: “-Hayat bu kitaptaymış ve bizim hiç haberimiz yokmuş!” dedik ve bu kitabı Kazakça’ya tercüme etmeye karar verdik. Eşim ilk önce iki yüz kırk hadis çevirdi. Ben de izne çıktığımda kalan hadîs-i şerîfleri çevirdim. Âdeta Peygamber Efendimizin hadîs-i şerîfleriyle hidâyet bulmuştuk. O zamana kadar İslâm hakkında hiçbir bilgisi olmayan herkes bu kitaptan çok etkilendi. Hadîs-i şerîflerin hepsine insanların ne kadar ihtiyacı olduğunu o zaman fark ettik. İnsanların, dine olan açlığını gördük. Keşke buralarda da insanların gönüllerinin doyacağı mescidler olsaydı, diye düşündük. Çünkü bulunduğumuz şehir altı yüz bin kişilikti ve bir tane mescid vardı. Çok eski bir yapıydı. Buraya devam edenlerin çoğu ihtiyarlardı. Mescidde görevli bir molla (hoca) da yoktu. Cenâze merâsimi yapacak, insanlara namaz kıldıracak, Kur’ân ve hadîs-i şerîf öğretecek bir hocaefendi yoktu. Mescide cenaze gelir, oradan kabristanlığa götürülür ve eve dönüldüğünde içki masasında ölünün ardından ağıt okunurdu. Bir gün yolda giderken merkezî bir yerde boş ve büyük bir arsa gördüm. Burası mescid olsa ne güzel olurdu diye içimden geçirdim. Belediyeden arsayı bu maksadla istedik, bize cevap vermediler. 1991 yılıydı. Kazakistan bağımsızlığını kazandı. Valilik, belediye ve mühendisler, şehirleri elden geçirmeye ve yeniden inşa etmeye başladılar. Bu sırada görevli bir şehir mühendisi beni çağırdı ve şehrin ortasında mescid yapılmak üzere boş bir arazi tahsis ettiklerini haber verdi. Bu sefer de bizim paramız yoktu. Kazandığımız bütün maaşları mescide ayırdık. Ne kazansak, mescidin inşası için harcıyorduk. Başka işlerimiz de olduğu için mescidin inşaatında bizzat bulunamıyorduk. Para da yeterli değildi. İhtiyarlar yeni bir mescid yapılıyor diye çok seviniyorlardı, ama onların da paraları yoktu. Güç belâ biriktirdiğimiz yedi bin dolarla bir mimar-mühendis tuttuk. İnşaatı ona havâle ettik ve parayı da kendisine teslim ettik. Fakat o da parayla birlikte kayboldu. Mescid yine yarım kalmıştı. Ortada kala kalmıştık. Şimdi ne yapacaktık?!.. Halkımıza önce dini öğretecek bir müessese açalım, orada dinî değerleri öğretelim. Ardından mescid işine tekrar teşebbüs ederiz diye düşündük. Bu niyetle Kur’ân-ı Kerim’in dili olan Arapça öğreten bir kurs açmaya karar verdik. Kurs bir yıllık olacaktı. Allah’a şükür talep çoktu. 115 kişi başvurmuştu. Onlara ders vermek üzere 30 yıl imamlık yapmış birisini bulduk. Dersler bir sene sürdüğü hâlde, o hoca kimseye bir şey öğretmemiş. Irkçılık sebebiyle hiçbir kazak öğrencinin bunları öğrenmesini istememiş. Siz bunları öğrenemezsiniz, diye de alay etmiş. Bir başkasını bulduk. O da bir buçuk ay sonra eğer maaşımı üç kat arttırmazsanız bu işi bırakırım diye bir mektup yazdı. Maaşını yükseltmeye karar verdik, ama yine bırakıp gitti. Oturduk ağlamaya başladık: “-Ya Rabbi!.. Bizim eksikliğimiz yüzünden dinine zevâl verme! Mescidimiz yarım kaldı. Arapça kursumuza hoca bulamıyoruz. Talebemiz var, hocamız yok! Allah’ım bizi affet, yardımını esirgeme!…” O zamanlar ne kadar üzüldüğümüzü, ne kadar ağladığımızı bir Allah bilir. Ertesi gün eşim, işine gitmişti. Dönerken iki ihtiyarla geldi. Adamlar yetmiş yaşına yaklaşmışlardı. Özbekistan’da dînî eğitim almışlardı. Hâfızdılar. Ama amel ve ibâdetleri azdı. Yalnız para için çalışıyorlardı. O yıl 113 talebe mezun oldu. Talebelerimizden altı tanesi çok iyiydi. Bunlar arasından da üçünü seçtik ve özel eğitim imkânları sağladık. Daha sonra iki senelik bir medrese açtık. Bu medreseyi de Kazak-Arap Dili Enstitüsü’ne döndürdük. Sonra eksiğimizin dinî ilimler sahasında olduğunu düşünerek, Suudî Arabistan’a mektup yazdık ve kendilerinden bu enstitüde ders vermek üzere hoca istedik. Bu dâveti, Kuveyt ve Mısır’a da yaptık. Gelmeye başlayan hoca ve eğitimcilerle eksiklerimizi tamamlıyor, dinimizi öğrenmeye başlıyorduk. 1994-5 yıllarında İlâhiyat fakültemizi açtık. 1996 yılında İslâm’la ilgili “Dini Tanımanın Temelleri” adında ilk telif kitabımı yazdım. O kitap, yayınlanır yayınlanmaz uzun bir müddet satış listelerinin üst sıralarında yer aldı. İnsanlar İslâm’a hasretti. O zamana kadar yazdığım kitaplar hep ateizmle ilgiliydi. 1993 yılında eşim hacca gitmişti, 1995 yılında ben de gittim. Hedeflerimizden birisi de Arabistan’daki üniversitelerle görüşüp fakültemize hoca getirebilmekti. Özbeklerle beraber hacca gitmiştik. Yolda câhil birisi, “Kazaklar da müslüman mı ki?!” deyince çok üzüldüm. Ona cevâben: “-Elhamdülillâh, müslüman tabiî!..” dedim. Ama yüreğim de içten içe sızladı ve: “-Yüce Allah’ım, halkıma din ver!” diye duâ ettim. Hac ibâdetimizi edâdan sonra ülkemize geri döndük. Tekrar Taşkent’e gittik. Özbek medreselerinde ders veren bir kazak hoca bulduk. Evinde misafir olduk. O akşam kendisine: “-Sen kazaksın. Halkına din öğretmelisin. Sorumlusun. Seni daha önce de dâvet etmiştik. Gelmedin. Eğer yine gelmeyecek olursan ayaklarının altından öpeceğim. Ne olur bizi yüzüstü bırakma!..” dedim ve dinim için kalktım, eğildim ve ayaklarını öpmeye teşebbüs ettim. Dizlerinin dibinde: “-Benim halkımın dine ihtiyacı var!” diye yalvardım. Nihâyet ikna edip beraberimizde Kazakistan’a götürdük. İki ay evimizde kaldı. İki ay sonra âilesini de getirdi. Bu arada mescid inşaatımız olduğu gibi duruyordu. Bir şey yapamıyorduk ve bu durum bizi çok üzüyordu. Nice geceler düşünce ve üzüntüden uykusuz geçti. Yakınlarımızdan bir genç vardı. Zeki ve terbiyeliydi. Bir gün onunla konuştum ve: “-Hadi seni Mısır’daki Ezher üniversitesine gönderelim. Orada dinimizi öğrensen de geri döndüğünde bize anlatsan! Çok büyük bir hizmet etmiş olursun!” dedim. O da beni kırmayarak gitti. On sene eğitimden sonra bu yıl Kazakistan’a döndü. O ân gözlerimle gördüm ki, Allah’tan samimiyetle ne istesek duâlarımızı kabul etmiş ve icâbet buyurmuş!… Üniversitede dersler düzenli olarak devam etmeye başlamıştı. Halktan da talep gittikçe artıyordu. Amerika’ya 11 Eylül saldırıları olunca, Arapların ülkemizde çalışması yasaklandı. Neredeyse bütün hizmetlerimiz durma noktasına gelmişti. Allah’a yalvardım, yakardım, yardım taplep ettim. O sırada nereden geldilerse Türkiyeli kardeşlerimiz karşımıza çıkıverdi. Onları bize Allah gönderdi. Onlar bize imkân da temin ettiler ve okullarımız ücretsiz oldu. Biz de fakültemizin ismini değiştirdik, “Oturar” koyduk. Türkiye’ye ne zaman geldiniz? İlk defa 1993 yılında Türkiye’ye gelmiştim. Başımda şapkam vardı, saçlarım açıktı. Namazı da bilmediğimden öylece kılardım. Bir hanım geldi, başıma örtü verdi. Şapkamı çıkarıp örtüyü başıma örttü: “-Çok yakıştı, namazlarını hep böyle kıl!” dedi. Bizi gezdirdiler. Türkler, çok dindar ve iyiliksever insanlar. Oradaki namazımdan çok huzur buldum. Gördüğüm her mescidde namaz kılmak istiyordum. Hele Sultanahmed câmiinde namaz kılarken meleklerin tepemde gezdiklerini hissediyordum. Benzer duyguları Medine’de Peygamber Efendimiz’in mescidinde de hissetmiştim. Orada Cuma namazı kılarken sanki câmi göklere doğru çekilmiş gibi hissetmiştim. Peygamber Efendimiz’in bastığı yerler bembeyazdı. Sonra memleketime baktım, simsiyah!.. Selam verdiğimde yanımda namaz kılan kadına bir şey hissedip hissetmediğini sordum. Sanki mescid yükseldi gibi oldu, dedim. O da tebessüm etti. Anladım ki, o mübârek topraklar Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının bastığı mübârek topraklar!.. Ve hâlâ o toprakların bereket ve rûhâniyeti devam ediyor. Hizmetlerinizi yaparken ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Kazakistan’da müslümanların karşılaştığı bir çok zorluklar var. Dini bilmeyen insanlar, okullarımızı kapanmasına çalışıyorlar. İnsanların mescidlere gitmesinden rahatsız oluyorlar. Okulumuza dokunamazlar. Gerekirse mahkemeye giderim, bu işi sonuna kadar tâkip ederim. Canımı alırlar, okuluma dokunamazlar. Ben bu yola baş koydum. Mâşaallah, bu yaşta bile hâlâ içinizde heyecan ve aşk taşıyorsunuz. Bu heyecanı nasıl canlı tutabiliyorsunuz? Ben de bu işin peşini bırakırsam mücâdeleyi göze alacak kimse yok. Resmî müesseseleri çok iyi tanıdığımdan beni başlarından savamıyorlar. Allah bize güç verdiği, ömür verdiği nisbette canla başla çalışmak mecbûriyetindeyiz. Bize son söz olarak neleri söylemek istersiniz? Bizim kalbimizde Türkler’in bambaşka bir yeri vardır. Dinimizi, medeniyetimizi, ahlâkımızı sizden öğreniyoruz. Size teşekkür ederiz, duâlarınızı bekleriz. Biz de size teşekkür ederiz. Allah yâr ve yardımcınız olsun. Yüce Rabbimiz size hayırlı uzun ömürler ihsan buyursun. Bize bir kişinin isterse tek başına neleri yapabileceğinin canlı şâhidi oldunuz. Allah sizin din yolundaki hizmet şuur ve gayretinizden bizlere de hisseler versin. Âmin. Halime Demireşik Şebnem Dergisi, 14. sayı
Okuyacağınız bu olay hayâl değil, senaryo değil, kurgu değil, roman hiç değildir. Bizzât yakınımda gerçekleşen bu olayın kahramanı, 25-26 yaşlarında genç bir kız… Konu ise şu soru: “İslâm’da kadınlara, niçin erkeklerden daha disiplinli giyinmesi emrediliyor?” (Bknz. 24. S., 31. Â. ve 33. S.,59. A.) Benim de dikkatimi çeken bu sorunun ilginç ve mantıklı cevaplarından birini, bizzat şâhit olduğum ilginç bir olayın içinde, net olarak bulmuştum. Yıllar önce arşivime attığım bu ilginç hâtırayı, siz dostlarımla da paylaşmak istiyorum. Şöyle ki; 5-6 sene kadar önce (Adidas, Nike, Puma v.d. Spor mlz.lerimağazacılığı yaptığım yıllarda) 2. lig kulüplerinin de malzeme taleplerini, firma olarak biz karşılıyorduk. 2. lig kulüplerin finansmanını genelde büyük şirketler veya belediyeler karşılar. Bir gün bu maksatla, Darıca kulübünün başkanı olan belediye başkanlığının, kulüpten sorumlu 2. başkanın odasında oturuyoruz. Başkanın biraz üzgün ve düşünceli olduğunu gördüm. -Hayırdır başkan?… dedim. -Bu görevde her gün bir başka sürpriz ile karşılaşıyoruz Raif’ciğim… dedi. ..ve devam etti. Senden önce görüştüğüm bayan var ya, hani kapıda karşılaştınız. Dekolte giyimli… -..Evet evet, manken zannettim. Dedim. -İşte o bayan, geliş maksadının dışında ve dikine sorular sordu da, ona hayret ettim ve kafam takıldı. Çok ilginç olduğu için sana şöyle özetleyebilirim. Kulübümüzün bir yıllık sağlık hizmetleri için ihâle açtık. Bu kardeş de, bir hastaneyi temsîlen gelmiş. Sözleşmeyi bana 25-30 dakikada okudu. Bitirince de: -Başkanım, 30 dakikadır yüzüme bile bakmıyorsunuz!… Sağa-sola bakarak cevap verip geçiştiriyorsunuz… Niçin?… ..dedi. Ben de, çok sıkılmıştım: -Kardeşim, çok özür dilerim ama, öyle dekolte bir kıyafetiyle gelmişsiniz ki… Gözlerimi günahtan korumak için bakmıyorum!… Yüce Rabbimin biz erkeklere emri bu!… Sizi, sözleşme imzalamaya bunun için gönderiyorlar zâten, yani kullanıyorlar sizi kardeşim. Sizin adınıza da çok üzülüyorum… Kız, göğüslerini dosya ile kapatıp, biraz mahcûp ve utanarak: -Başkanım, gerçi kravatlısınız ama, siz erkekler bu sıcakta kısa kollu gömlekle gezerken, biz kadınlara İslâmiyet “giyimde disiplin” uyguluyor… Hani eşitlik.? Haksızlık değil mi bu?… Çok ciddî ve itham edici bir soru olduğu için, devam etmeye mecbur kaldım: -Elektrikten anlıyor musun kardeşim?… -Evet başkanım, babam elektrikçi idi… -Şu prizde kaç kablo var?… -2 ana kablo var. Bir de sarı-yeşil izoleli topraklama kablosu var… Ama ne alaka? -Devam ediniz kardeşim! -İki ana kablolardan biri elektrik yüklü “FAZ”, diğeri “NÖTR…” Elektrik yüklü olan mutlaka izoleli olmalı, yani birkaç mm.’lik kısmı bile “ÇIPLAK” olmamalı… -Niçin öyle?… -Çünkü; nötre yakın olduğu yerlerde elektron atlaması olacağından, ısınma başlar fark edilip tedbir alınmaz ise yangın çıkarır. Veya sigortaları attırır!… -Bravvo kardeşim, işte kendi sorunuzun cevabını kendiniz verdiniz!… -Nasıl yâni başkanım?… -Allah c.c. kadın ve erkeği hukûk ve adalette EŞİT yaratmış fakat, görev bölümü ve hayâtı paylaşımda, fıtrat olarak farklı yaratmıştır. Yani kabaca özetlersek erkek, aileyi koruma, ailenin erzak, giyim ve tüm sosyal ihtiyaçları temini için, daha güçlü yani dış işlerine daha uydun fıtratta yaratılmış. Kadını da ailenin iç hizmetleri, doğum-bakım, çocuk terbiyesi, ’insan yetiştirme öğretmeni’ olarak iç işlerine uygun ve zarif yaratmıştır. Zorunlu hallerde görev paslaşmaları olabilir… Kadına verilen zariflik, lâtiflik, güzellik, aynen elektrik gibi “çekicilik & câzibe” bir ailenin katalizörüdür, bağlayıcı artı’lardır. Kadındaki bütün bu artı farklılıklar, huzûr ve mutluluk için, ailenin erkeğine (eşine) tahsis edilmiş. Yani erkeğe aittir. Başkalarının ilgilenmesi kıskançlık sebebi ve içten-içe huzursuzluk, şüphe, tartışma kaynağıdır. Televizyonlarda her gün bu konuda işlenen tecâvüzler, boşanmalar ve cinayetler bu tezimin doğruluğunu ispat etmektedir… İslamiyet ise sosyal huzûrun tesisi için, (âdetâ koruyucu hekimlik gibi,) ön tedbirler vâzetmektedir. İşte, örtünmek de’… ..derken, o kız sözümü kesti: -Evet başkanım, gerçekten anladım… Çok çok teşekkür ederim… -Kardeşim, sorunuzun sadece bir yönüne kısaca temas ettik… Aile boyutundan başka, güvence boyutu, zarâfet boyutu, sosyal boyutu, kulluk boyutu, imtihan boyutu, özellikle yaratıcıya itâat boyutu ve benim de şu anda hatırlayamadığım birçok boyutları var!… -Başkanım, bir daha sizinle karşılaştığımızda, karşınızda “bambaşka bir Serpil” göreceksiniz. Bugünden sonra da hastanem ile ilişkilerimi bu çizdiğiniz şablona göre yeniden değerlendireceğim!… ..dedi ve gözleri dolu dolu oldu, azâmi saygı göstererek ayrıldı… ****** Başkan ile görüşmemizi tamamlayınca ben de ayrıldım fakat, birkaç gün hep bu olayı düşündüm… Acaba, Serpil gerçekleri anlamış mı idi?… Başkana 3-4 gün sonra telefon açtım. Selam-kelam, hal-hatırdan sonra: - Serpil ile ilgili bir gelişme var mı? ..dedim. -Evet… dedi başkan ve devam etti: Bir gün sonraki randevuya gelmeyince şirketini aradım. O gün buradan gidince dosyaları teslim etmiş… 30 dakika kadar masasında bir şeyler yazarak, o kâğıdı müdürünün masasına bırakmış, bazı arkadaşları ile kucaklaşarak ayrılmış… -Peki başkanım, müdürünün masasına bıraktığı kâğıtta ne yazılı imiş? ..diye sordum. Cevap çok ilginç: -Bundan sonraki çalışma hayâtımı, “BAŞÖRTÜLÜ sürdürme” teklifimi kabul etmeyeceğinizi bildiğim için, istifâ ediyorum..* A. RAİF ÖZTÜRK Moralhaber
“Allah, Kendisine Yönelene Hidâyet Eder” İnsan, Cenâb-ı Hak’tan samimiyet ve ısrarla isterse, Allah ona cevap verir. Barihudâ Tanrıkorur İlk adı, Charmaine Angele Moo. Şimdiki ismi Şermin Barihuda Tanrıkorur. Ûdî bestekâr, yazar, merhum Cinuçen Tanrıkorur’un hanımı… 1946 yılında Jamaika’da doğdu. Üniversite eğitimi için Amerika’ya gitti. 1972-1975 yılları arasında Kaliforniya Eyâlet Üniversitesi’nde (Amerika) Güzel Sanatlar Bölümü’nün Heykeltıraşlık ve Tasarım kısmında yardımcı doçentlik yaptı. Daha sonra Türkiye’ye geldi. Sekiz yıl Konya’da yaşadı. Türkiye’de Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Bilkent ve Selçuk Üniversitelerinde İngiliz Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyeliği yaptı. 1984-2000 yılları arasında “Türk-İslâm Sanat Tarihi” üzerinde çalışarak “Mevlevî Mimarisi” adlı tez ile doktorasını tamamladı. 1995’ten beri İslâm Ansiklopedisi’ne Mevlevîhâne Mimarisi ve Mevlevîlik üzerinde maddeler yazmakta olan Barihuda Hanım, ayrıca üniversitelerin düzenlediği panel ve sempozyumlara katılarak tebliğler sunmaktadır. 2004-2005 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen UNESCO’ya takdim edilmek üzere «kültür mirası dosyası»nın hazırlanmasında görevli 65 kişilik ekibin başında bulundu. Bu heyetin hazırladığı “Mevlevî Âyin-i Şerifi” adındaki bu dosya, UNESCO tarafından dünya şâhseseri seçildi. Doğduğum Yer Ben Jamaika’da 1946 yılında doğdum. Âilece hıristiyandık. Âilem doğudan gelmişler. Annem de, babam da aslen Çinli… Beş çocuklu bir âilenin tek kızıyım. Jamaika, 1,5 milyon nüfuslu bir ada… Orta Amerika’da, Antilles (Antilya) adaları arasında, Karayip denizinin içinde… Bizler, tabiatın içinde yaşadığımız için Allâh’a olan inancımız çok kuvvetliydi. Çünkü yaşadığımız yerde çok sık bir şekilde kasırga, sel, deprem gibi tabiî felâketlerle karşı karşıyaydık. Her zaman toptan yok olma tehlikesi vardı. O yüzden burada yaşayan insanlar, pek çok ölümlere çok yakından şâhid oldukları için Allâh’a duâları ile ayakta duruyorlar. Bu felâketlerin sonunda, insanlarda kadere teslimiyet, şükür ve tefekkür duyguları gelişiyor ve oradaki insanlarla Allah arasında güçlü bir bağ oluşmasına sebep oluyor. Bu hâdiseler bize Allah için imkânsız bir şeyin olmadığını, Allah’ın kudretini ve insanlara merhametini, duânın gücünü, kısacası Allâh’a îmânı öğretiyordu. Memleketim Jamaika, İngiliz sömürgesi altındaydı. Okulumuzda İngiliz tarihi ve edebiyatı dersleri vardı. Bütün hocalarımız İngiltere’den geliyordu. Ancak kreşten üniversiteye kadar bütün eğitim hayatım boyunca, İngiliz sömürgesi altında bulunmamıza rağmen kız ve erkek okulları birbirinden ayrıydı. Daha sonraki yıllarda Türkiye’ye geldiğimde, kız ve erkeklerin karışık bir şekilde eğitim görmeleri beni çok şaşırtmıştı. Okul yıllarımda okuduğum şiirleri hatırlıyorum da, tevhid inancının izleri vardı içinde… Şimdi geriye doğru bakınca anlıyorum ki, içinde bulunduğum toplumun tabiatla haşır neşir olması, insanlardaki Allah’a bağlılık, çocukluk yıllarındaki tevhid izleri, âdeta beni İslâm’a hazırlamış. Hazırlamış diyorum, çünkü bulunduğum adada İslâm dininin adını bile duymamıştık. Çünkü memleketime İslâm’a dâvet eden hiç kimse gelmemiş. Câmi yok, hoca yok!.. 1973 yılına kadar İslâm’dan haberim yoktu. Amerika ve Arayış Yıllarım 1973’te Amerika’ya Los Angeles’a gittim. En çok din arayışına yönelişim bu zamanlarda oldu. Kendi kendime soru sormaya başladım: Amerika’da her şey var, ama insanlar neden huzursuz ve bir arayış içinde diye… İnsanlar, bilhassa üniversite gençliği maddî şeylerde huzur bulamayınca, mânevî şeylere yönelmişler; onlarda huzur arıyorlar. Her türlü din hakkında bilgi topluyor, düşünüyordum. Âdeta mânevî bir süpermarkete döndüm. Bazen de beni ısrarla kendi mensup oldukları din ve mezheplere çekmeye çalışan insanlar peşime düşüyordu. Herkes âdeta kendi dininin satıcısı olmuştu. Budistler geliyor, dinlerine dâvet ediyor. Hinduizm’in temsilcileri geliyor: “-Bizim dinimiz daha güzel!..” diyor. Hepsi bende mânevî bir istidat gördüklerini söylüyorlardı. Gerçekten küçüklüğümden beri ben de bazı fevkalâdelikler yaşıyordum. Mesela olacak bir hâdiseyi, 3-4 gün öncesinden rüyamda görüyor ve etrafımdakilere haber veriyordum. Bunu fark eden herkes yanıma yaklaşıyor ve beni kendi dinine dâvet ediyordu. Peşime düşen insanlar ve iç dünyamda yaşadığım sıkıntılar, artık dayanılmaz bir noktaya gelmişti. “-Ben bittim, artık!..” dedim ve bir odaya kapandım. Üç aydan fazla kimseyle görüşmedim. Durmadan Allâh’a yalvardım: “-Allâh’ım!.. Kaderimde hangi dini benim için yazdıysan, hangisi benim için hayırlıysa, beni o dine ulaştır. Ve bunun için bana bir işâret göster. Burada bütün dinler var. Ama hangisi gerçekten doğru bilemiyorum. Kaderimde ne yazıldıysa bana açıkla ve o çizgiye teslim olayım!..” Bir yandan da sürekli düşünüyordum. “-Dünyaya niçin geldim? Allah benden ne istiyor? Dünyada ne yapmalıyım?” Biliyordum ki, ilâhî irâde ile cüz’î irâdem aynı istikamette olursa, o zaman gerçek huzur ve selâmete ulaşacaktım. Bunda muvaffak kılması için Allah’a çok yalvardım. İslâm’la İlk Tanışma – İşaretler O sıralarda yukarıdaki komşuma bir zât geldi: Pir Vilâyet Han… Pakistanlı. O zaman ben üniversitede hocalık yapıyordum. Komşum beni çağırdı: “-Sizi biriyle tanıştıracağım!..” dedi. Komşum bir sûfîydi. Bir anda kendimi zikir toplantısının ortasında buldum: “Lâ ilâhe illallâh, Mûsâ Rasûlullâh”, “Lâ ilâhe illallâh, İsâ Rasûlullâh”,“Lâ ilâhe illallâh, Muhammed Rasûlullâh” diye zikir yapılıyordu. Ben bir taraftan da ilâhî bir işâret bekliyordum. Derken bir işâret geldi: Pir Vilâyet Han, benim kaybolmuş yüzüğümü buldu. Şaşırdım. Bunun aradığım işâret olduğunu düşündüm. O topluluğun içine girdim. Pir Vilâyet Han, İngilizce’yi çok iyi biliyordu. Peygamberlerin hayatını, Hazret-i Mevlânâ’nın, Bayezid-i Bistâmî’nin, İbnü’l-Arabî’nin hayatlarını ve «Esmâü’l-Hüsnâ»yı hep ondan öğrendim. Onlar Çistiyye tarikatından gelen bir kola mensuptular. Kendilerinde zikir var, ama abdest-namaz ve itikad yoktu. Onların bâtıl bir tasavvuf akımı olduğunu 3 yıl sonra anladım. İlk başladığım zamanlar bilmiyordum, tabiî… Şimdi anladığım kadarıyla bunlar Halvetiyye’nin bir kolu idiler ve onların pîri Hindistan’da yatıyordu. Bunlarda her peygambere iman vardı, ama son peygamber olan Hazret-i Muhammed’in şeriatını uygulamıyorlardı. Onlarla üç sene süren birlikteliğim, hep imtihanlarla geçti. Kalbî hazırlık safhasındaydım sanki… Onlardan kalb temizliğini, zikri, istiğfârı öğrendim. Şâyet onlardan bu tasavvufî temrinleri öğrenmeseydim, belki İslâm’ın itikad ve amelini anlamayabilirdim. Allah, âdeta onların eliyle kalbimi temizleyip, İslâm’a hazırlamıştı beni… Çok ilginçtir, Pir Vilâyet Han’la ilk tanıştığım gün, apartmandan aşağı indim. Durakta otobüs bekliyordum ve esmer tenli bir adam bana doğru yaklaştı. Bu adamı daha önce hiç görmemiştim. İyice yanıma kadar yaklaştı ve: “-Sen ya Müslümansın, ya da Budistsin!..” dedi. Ben çekindim. Hiç tanımadığım birisi, yabancı bir erkek, bana niye böyle diyor ki, diye düşündüm içimden… Adam: “-Sen, yoksa o yukarıdaki pis ve yanlış yolda olanların yanında mısın?” diye sordu. Sonra da: “-Gel, seni bizim evimize götüreyim, seni hanımımla tanıştırayım da sana salâtı (namaz kılmayı) öğretsin!..” dedi. Fakat ben iyice şaşırdım ve korktum. İlk otobüse bindim ve oradan ayrıldım. Çok gariptir, bir sene sonra aynı adamı tekrar gördüm. Bir parkta otururken, bu adam da parkın bir kapısından girdi ve önümde namaz kılmaya başladı. Secdeye vardı. O adamın yaptığı hareketlerin namaz kılmak olduğunu, ancak müslüman olduktan sonra öğrendim. Sonra elini açtı ve benim duyacağım şekilde -belki de bana duyurmak için- yüksek sesle duâ etmeye başladı: “-Allah’ım, bu kız çok temiz bir kız!.. Ne olur, doğru yola ulaştır!.. Bu insanlardan onu kurtar!.. Doğru yolu bulsun!..” dedi. Her yerde hidâyete götüren işâretler ortaya çıkıyordu. Allah Teâlâ, âdeta bana, sırayla bu insanları gönderiyordu, kendisine yaklaşmam için… Hani âyet-i kerîmede, “Allah kendisine yönelene hidâyet eder…” (er-Ra’d, 27) buyruluyor ya… Ben, Allah’tan bunu istemiştim, O da sebeplerini yaratıyordu. Çile Devri Tam bir çile devri dolduruyordum. İçinde bulunduğum tarikatın şeyhi Pir Vilâyet Han, bana bir gün: “-Sen, bizden değilsin!.. Senin mânevî âilen çok uzaklarda!.. Sen burada garipsin. Sen bu dünyaya garip geldin. Doğduğun yerde de seni kimse anlamadı. Şimdi etrafındakiler de seni anlamıyor. İnşâallah duâ edelim, er-geç mânevî âileni bulacaksın. Biz senin son durağın değil, başlangıç durağınız. Mâneviyat dünyanın ilk basamağıyız. Ama bizim yanımızda kalabilirsin. Bu, yalnız başına kalmaktan daha iyidir. Merak etme, bir gün gerçekten mânevî âileni bulacaksın; görünce de onları tanıyacaksın!..” dedi. Onların yanında çok hizmet ettim. * * * Pir Vilâyet Han’la birlikte, 1975 yılında Fransa sınırında Alp Dağlarında Chamoni (Şamani) denilen bir yerde inzivaya çekildik. Çile ve riyâzet dönemi altı hafta sürdü. Herkesin küçük, ayrı ayrı çadırları vardı. Her sabah kalkar, kendi kendimize zikir yapardık. Kimse, kimseyle konuşmazdı. Ayrıca her gün oruç tutardık. Bir gün onlarla birlikte Alp dağlarında kampa çekildiğimizde, şeyhime müracaat ettim ve: “-Benim soyadım Moo; ama bana seslendiklerinde «Hû!..», «Hû!..» gibi geliyor. Bu zikri duyunca da, dünyadan sıyrılmak istiyorum. Sanki ben, öbür dünyaya doğru çağrılıyormuşum gibi hissediyordum. Artık dayanamıyorum, bana bir isim verin!..” dedim. Şeyhim yanıma geldi ve: “-Öyleyse ismin «Bari» olsun!..” dedi. Bir şeyler daha söyledi, fakat gerisini anlamadım.(1) Böylece beni rahatsız eden “Moo” şeklindeki soyadımdan da kurtulmuştum. Esrarlı Bir Rüya Riyâzâtımızın beşinci haftasında bir rüya gördüm. Bu rüya için, hayatımı değiştiren, beni İslâm’la buluşturan bir rüya diyebiliriz. Rüyamda bir ses duyuyordum. Parmağımdaki yüzüğüm kastedilerek: “-O yüzüğü Davud’a ver. Konya’da içine «Lâilâhe illallâh» yazdırsın!..” deniyordu. Davud Bellak, o kampta aşçılık yapan bir Amerikalı idi. Uyandım. “-Bu ne garip bir rüya!..” dedim. “O adamı tanımam ki, nasıl gidip yanına böyle bir şey söyleyeceğim şimdi!..” Yemeğin ardından Davud’un yanına gittim ve: “-Konuşabilir miyiz?” dedim. Şaşkınlıkla: “-Tamam.” dedi. “-Ben bir rüya gördüm. Sanırım seninle alâkalı…” dedim ve rüyamı anlattım. Birden yüzü değişti. “-Altı haftadır buradayım ve ben niye buraya geldim, diye düşünüyor; bir işâret bekliyorum. Demek ki, ben, senin için buraya gelmişim.” diyerek anlatmaya devam etti: “-Ben geçen sene Konya’da şeyhimin yanındayken bir rüya görmüştüm. Rüyamda, bu Alp dağlarında her tarafı karlar bürümüştü. Dağda, uzun beyaz elbiseli, uzun saçlı bir kadın vardı. «Bana yardım et!.. Bana yardım et!..» diye beni çağırıyordu. Rüyamı, hizmetinde bulunduğum Süleyman Efendi’ye anlattım. Şeyhim Süleyman Efendi: «-O seni çağıran Fahrünnisâ Hatun’dur.»(2) dedi. Sonra devamla: «-O’nun rûhu, batıdaki kadınlarda doğuyor. Sen onlardan birine yardım edeceksin ve hidâyetine vesile olacaksın…» diyerek size işâret etmiş demek ki… Ben Konya’dan dönünce Norveç’te çalışmaya başladım. Bir reklam kağıdı geldi. Üzerinde Chamonix-Alp dağlarının resmi vardı. İçimden, işte rüyamda gördüğüm dağlar dedim ve bir işâret olduğunu düşünerek reklamdaki o işi kabul ettim. Şimdi verin yüzüğünüzü, seve seve «Lâilâhe illallâh» yazdırayım. Onu, Konya’ya bizzat götürürüm.” dedi. Ben de yüzüğümü çıkarıp kendisine verdim. Kamp bitti. Oradan ayrıldık. Sonra Davud’la mektuplaşmaya başladık. Kendisine yüzüğümü soruyordum hep; o da henüz Konya’ya gitmediğini söylüyordu. Kozmik Mukabele Âyini O sıralar ben de çok meşguldüm. Pir Vilâyet Han’la beraber hazırlamış olduğumuz, büyük dinlerin arasındaki münasebeti anlatan ve Peygamberlerin hayatlarından çeşitli bölümler bulunan bir âyin Newyork’ta gösterilecekti. Ben de bu âyinin tasarım ve dekorunu düzenlemeden sorumluydum. Bu “kozmik mukabele” sahnelendiği esnada, hayatımda ilk defa bir ezân duydum. Hem de Newyork’ta… Sudanlı Hamzaddin, hâfız idi ve harika bir ezân okudu. Çok etkilenmiştim. İlginç olan bir şey daha var, bu “kozmik mukabele”de oynayan kimseler gerçek birer oyuncu değil, hepsi birer müriddi. Amaç, Allâh’ın bütün zamanlara peygamberler göndererek insanları kendisine dâvet ettiğini göstermekti. Her bir mürid, temsil ettiği peygamberin (!) hayatını öğrenmek ve hissetmek için böyle bir işe girmişti. Ama yaptığımız iş, din bakımından çok büyük bir cür’et ve hataymış, bunu da sonradan öğrendik. Arayış, Arayış… Sonra Boston’a gittim. Orada Harvard Üniversitesi’nde bir seminere katıldım. Bir profesör, sancısız doğumu anlatıyordu. Elimi kaldırdım ve söz istedim: “-Siz hep maddî doğumdan bahsediyorsunuz, peki mânevî doğum sancısız olur mu?” dedim. Profesör, nâzik bir ifadeyle: “-Hanımefendi, sizinle biraz sonra görüşebilir miyiz?” deyince, arka tarafa geçtim ve seminerin bitmesini bekledim. Profesör yanıma geldi ve: “-Kızım, sen ölmeden önce ölmeye gidiyorsun!.. Senin çok büyük bir zâta ihtiyacın var. Benim mürşidim Hindistan’da… İstersen sana onun adresini verebilirim. Çünkü sen mânevî, özel bir dönemden geçiyorsun. Bu dönemi, bir mürşid-i kâmilin huzurunda geçirmelisin. En azından bu ölüm devresinden çıkana kadar!.. Ayrıca kesinlikle Batı toplumundan ve Amerika’dan dışarıya çıkmalısın. Bu dönemi burada atlatamazsın, burada kalırsan sana kimse yardım edemez!..” dedi. Hayatımın her safhasında birileri geliyor ve beni bir şeylere dâvet ediyordu. İlk olarak anlattığım parkta namaz kılan ıraklı adam, sonra Davud Bellak, şimdi de bu profesör… Sanki Allah beni bir şeylere hazırlıyordu. Ben de çilemi tamamlıyordum. Bu ikazlar ve insanlar, sanki bana: “-Artık aklını kullan da, doğru yolu bul!..” diyorlardı. 1-Yıllar sonra tanıştığım Konya’daki şeyhim, ismimin “Bâri” olduğunu öğrenince, onu “Barihudâ” olarak değiştirdi. Çünkü Barihudâ, Allâh’ın (husûsî olarak) hidâyet verdiği kimse demekmiş. 2 -Fahrünnisâ Hatun, Mevlânâ Hazretleri’nin en büyük hanım müridiymiş. “Mevlânâ Kapısında” Anneannemin Kabri Yaşadığım ve bir türlü tatmin olamadığım bu arayışlar beni yormuştu. Uzun yıllardır memleketime, Jamaika’ya gitmemiştim. En kısa zamanda toparlandım ve anne-babamın yanına gittim. Bu arada garip şeyler üst üste gelmeye devam ediyordu. Ben bir yaşındayken vefat eden anneannemin kabrini, bu gidişimde bulmuştum. Bunu anneme söylediğimde, bana şöyle dedi: “-Onun ölüm haberini, bize, sen vermiştin. O, memleketinden kalkıp bizim yanımıza gelecekti. O gece sen, ağlamaya başladın. Öyle çok ağladın ki, ne yapacağımızı bilemez hâle gelmiştik. Herkesi başına toplamıştın. Sonra öğrendik ki, tam senin hüngür hüngür ağladığın saatlerde annem vefat etmiş. Annem, çok büyük bir hanımmış. Köyde herkes dertlerini ona anlatır, o da herkesin derdine derman olurmuş. Mânevî yönü de varmış. Herkes ona saygı gösterirmiş.” Annemden bunları ilk defa duymuş ve biraz daha hayret içinde kalmıştım. Onun mezarının başına gittim. Binlerce «kelime-i tevhid» getirdim. “Hemen Los Angeles’a Dön!..” Sonra Jamaika’da bir rüya daha gördüm. Yine bir ses, bana: “-Sen, anne-babanla vedalaş!.. Los Angeles’a dön. 23 Nisan’da orada olman lâzım!..” Rüyamda kaplumbağalar, gökyüzünde yüzüyorlardı. Uyandım. Âileme bir şey demeden onlarla vedâlaştım. Los Angeles’a döndüm. Küçük bir yer kiraladım. Çünkü Los Angeles’tan ayrılırken her şeyimi toplamış, işimi bırakmış, öyle gitmiştim. Şimdi her şeye tekrar baştan başlıyordum. Ve beklemeye başladım. “Ben şimdi buraya niye geldim?” diye düşünürken, Davud Bellak’tan bir mektup aldım. Davud, “Konya’ya vardım. Şeyhime hizmet ediyorum. Ona odun taşıyorum…” diye anlatıyor, bu hâlinden de şikâyet ediyordu. Ben de, onu tesellî ediyor, Yunus Emre’nin hayatını bilmeden, “Ne kadar şanslısın, mürşidini bulmuş, ona hizmet ediyorsun!..” diye Davud’a mektup yazıyordum. Sonra yüzüğümü sordum. O da yüzüğü “Lâilâhe illallâh” yazılmak üzere kuyumcuya verdiğini söyledi. Davud, gönderdiği bu mektupta, bir de Konya’dan Los Angeles’a gelecek olan bir Mevlevî şeyhinden ve onların Los Angeles’ta icrâ edecekleri ilk semâ âyininden bahsetmiş ve sonra da: “-Aman 23 Nisan’da Los Angeles’ta bulun da seni şeyh efendi ile tanıştırayım!.. Ben de şeyhimle birlikte geleceğim ve senin yüzüğünü de getireceğim.” diye eklemişti. İşte beklediğim mesaj buydu. Rüyamda haber verilen ve günlerdir ne olduğunu merak ettiğim işâret!.. Hidâyetin Bedeli… Ben uzunca bir iç seyahat yapmıştım, oturduğum yerde… Yaptığım duâlarla, okuduğum kitaplarla, tanıştığım insanlarla iç dünyamda kilometrelerce yol kat etmiştim. İnsanın, hakikati ararken aslında gitmesi gereken yerdeydim; uzaklarda değil, gönül âlemimde… Böyle bir seyahat için diyar diyar gezmeye gerek yoktu, sadece bir rehbere ihtiyaç vardı. Bu yüzden: “-Allah’ım, ben hiçbir yere gitmeyeceğim, burada oturacağım. Sen benim mürşidimi buraya gönder!..” diye duâ etmiştim.(1) Halbuki bazı arkadaşlarım, ihtiyaçları olan rehberi bulmak için Afganistan’a, Pakistan’a… gitmişlerdi. Bu da samimi olarak ve ısrarla yapılan duâların ne kadar tesirli olduğunu gösteriyor. Bir de benim câhilliğimi gösteriyor. Ne kadar cehâlet içindeymişim ki, herşeyi ayağıma istiyormuşum. Allah’a şart koşulur mu? Halbuki Allah, en iyisini bilir ve en güzel şekilde herşeyi gerçekleştirir. O’ndan hayırlısını isteyip gerekli ortam ve şartları O’na bırakmalıydım. İnsan, yaşamadan birşey anlamıyor. Siz, röportaja başlarken hidâyet mâceramı anlatmamı istediniz. Önemli olan “Lâilâhe illallâh” deyip istikamet üzerine olabilmek… Allâh’a teslim olmak… Nefisle büyük bir cihada azmedebilmek… Sadece “Lâilâhe illallâh” deyip sonra da müslümanca yaşamamanın hiçbir faydası yok!. * * * Neyse, 23 Nisan’da bu Süleyman Dede Efendi ve Davud geldi. Ben de onları Los Angeles’a dâvet edip karşılayan kimselerin arasına girmiştim. Onu dâvet eden kişiler bana: “-Sen bu gelen şeyh efendiyi nereden tanıyorsun ki?” diye sordular. Ben de: “-Bana mektup geldi. Beni de dâvet ettiler.” dedim. Onlar: “-Nasıl olur, onu buraya biz dâvet ettik.” dediler ve beni bir kenara doğru ittirdiler. Süleyman Dede, uçaktan indi. Meğer daha önce Davud, Süleyman Dede’ye benim fotoğrafımı göstermiş ve kısaca başımdan geçenleri de anlatmış. Konuşurlarken Süleyman Dede, fotoğrafa bakmış, alnıma bir çarpı işareti koymuş ve: “-Hazret-i Cebrail, bu kıza zaman zaman bazı haberler veriyor.” demiş. Tabiî, benim bunlardan çok sonradan haberim oldu. * * * Dînî konularda bilgi sahibi insanların sayısı bile bu kadar azken, benim başımdan geçen bazı olayları ve bazı tasavvufî incelikleri herkesin yeterince anlamasını beklememek gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten bazı olaylar var ki, inanç taşımayan kimselerin kabullenmesi, inanması çok zor!.. Onun için bunlar anlatılmaz, sadece hissedilir, yaşanır. Bu yüzden herkesin kendi iç yolculuğunu yaşaması lâzım!.. Süleyman Dede ile Tanışma Havaalanında ben kalabalıktan biraz ayrılmıştım. Davud ve Süleyman Dede uzaktan göründüler. Davud, “İşte anlattığım kimse!..” der gibi eliyle beni gösterdi. Süleyman Dede, bana Türkçe olarak: “-Kızım, bana su getirir misin?” dedi. Türkçe bilmediğim hâlde, ne demek istediğini anladım. Bir bardak su getirdim. “-Kızım, akşam bizim tekkeye gel!..” dedi. Akşam dedikleri yere gittim. Orada yeni müslüman olmuş pek çok kimse vardı. Süleyman Dede, hepsiyle tek tek ilgilendi. Hatta bir Meksikalı genç vardı, yeni hidâyete ulaşmış. Konya’ya götürüp onu yetiştirmiş ve tekrar Meksika’ya göndermişti. Beni görünce: “-Sen Hazret-i Mevlânâ’dan mesajlar alıyorsun ve rüyaların bu mesajlara rehberlik ediyor. Ama senin bu dünyada bir rehbere ihtiyacın var. Kızım, ismin ne?” dedi. “-Bari…” dedim. “-Bundan sonra, «Barihuda» olsun. Şimdi benden ne istiyorsun?” diye sordu. “-Aramızda Hazret-i Şems ve Hazret-i Mevlânâ gibi bir münâsebet (ilişki) istiyorum. Sizin Hazret-i Şems olup beni bir Mevlânâ hâline getirmenizi istiyorum.” dedim. “-O gün de gelecek… Bazen ben Hazret-i Şems gibi olacağım, bazen de sen!..” dedi. Büyük laflar… Ne kadar çok câhilmişim, haddimi bilmeden neler söylemişim. Şimdi bile garibime gidiyor. Ben sorular soruyordum, o da Mesnevî’nin İngilizceye çevrilmiş Reynold Nicholson’un tercümesi veya şerhinden bazı yerleri bana gösteriyor: “-Oku!..” diyordu. Bir gün ona: “-İngilizce bilmeden o hanımla nasıl anlaştınız?” diye sormuşlar. Cevâben: “-Kalpten kalbe yol vardır.” demiş. Gerçekten, neyi sorsam, bana kitaptan yerini gösterirdi. Gösterdiği o bölümü okur ve cevabımı almış olurdum. Tekkede sohbetler yapılmaya başlamıştı. Sohbeti, Türkçe’den İngilizce’ye çevirmek üzere bir tercüman getirdiler. Gelen kimdi biliyor musunuz?! Yıllar önce, bana o bozuk tarikattan uzak durmamı söyleyen, parkta namaz kılan ve benim doğru yolu bulmam için duâ eden Iraklı!.. Adam, beni orada görünce neredeyse kalp krizi geçirecekti. Dedenin elini minnetle öpmekte ve bir yandan da şöyle demekteydi: “-Ah dede, ne kadar iyi etmişsiniz, bu kızı evlat edinmekle… Ne kadar duâ ettim, bu kız doğru yolu bulsun diye…” Üç sene sonra karşılaşmamız, hem de böyle bir yerde karşı karşıya gelmemiz çok garipti. Süleyman Dede, o sohbette peygamberlerden bahsetti. Her zaman bir peygamber geldiğini, peygamberlerin hükmünün kendi zamanları için geçerli olduğunu, eğer onların devrinde yaşasaydık, onlara tâbî olmamızın gerekli olduğunu, şimdi ise son peygamberin gönderilmiş bulunması sebebiyle sadece ona tâbî olunmasının zarurî olduğunu söyledi. Sohbette Yahudi ve Hıristiyanlar da vardı. Hepimizin rahatça anlayacağı ve kabulleneceği şekilde, bu gerçekleri uzun uzun izah etti. “Feyz” meselesini bilirsiniz. Dede, eskiden Konya Mevlânâ Dergâhı’nın imâretinde aşçıymış. Yemek yaparak insanlara şifâ dağıtırmış. Los Angeles’a gelir gelmez de kıyma aldırmış, kendi elleriyle köfte yapmıştı. Sohbete katılan çoluk-çocuk herkese bu köftelerden ikram etti. Dinleyicileri arasından bazılarına işaret ederek: “-Bu, feyzi aldı.” diyordu. Bazı çocuklara yemekten önce el yıkamasını öğretti. “-Buralarda İslâm’ı öğretecek bir hocaya çok ihtiyaç var. Bu insanlar temiz, ama yol gösterecek kimse yok!..” dedi. Benimle biraz hasbihal ettikten sonra: “-Kızım, senin kafanı bâtıl düşüncelerle çorbaya çevirmişler. Aslında her şey çok kolay… Sen müslüman ol, her şey temizlenecek ve her şey kolayca anlaşılacak!..” dedi ve bana kelime-i şehâdeti telkin etti. Müslüman Oldum, Elhamdülilâh!.. Huzurunda kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldum, elhamdülillâh!.. Sonra bana: “-Kızım, şimdi İslâmiyet’i öğrenmek için bir müslüman memleketine gitmen lâzım… Burada doğru hoca bulamazsın. Ben Konyalı olduğum için seni Konya’ya dâvet ediyorum. Buyur gel, misafirim ol!.. İstersen başka İslâm ülkelerine de gidebilirsin. Fakat burada kalırsan bir şey öğrenemezsin. Bazen özel konularda görüşmen gereken hanım hocalara ihtiyacın olur, burada hocalar hep erkek!.. Sen, müslüman hanımlarla tanışıp onlardan öğrenmelisin.” dedi. Gerçekten ben, Konya’ya gelene kadar hiç müslüman bir hanımla tanışmamıştım. Sonra yine sözlerine devam etti: “-Hem geldiğinde Konya’da Mevlânâ hazretlerini ziyaret eder, duâ ederiz. Onun hürmetine inşaallâh kapalı kapılar da açılır.” Bu sohbeti müteakip Süleyman Dede, iki buçuk hafta Amerika’da kaldı. O zaman zarfında pek çok kimseyle birlikte çeşitli şehirlerden 11 kızı da Konya’ya dâvet etmişti. Ben, bütün bunları Konya’ya vardıktan sonra öğrendim. Türkiye’ye Dâvet Süleyman Dede, beni dâvet etmişti; ancak içimde bir huzursuzluk ve tereddüt vardı. O sıralar rüyamda Hazret-i Meryem’i gördüm, o da beni “Gel, gel!..” diye dâvet etti. Meğer onun kabri de Türkiye’deymiş. Daha sonraki zamanlarda rüyamda beni dâvet eden başka evliyâullâhı da gördüm. Öğrendim ki, onların da kabirleri Türkiye’deymiş. Gitsem nasıl olacak diye düşünüyordum. Ama o zamana kadar Türkler hakkında hep olumsuz şeyler duymuştum. Türkler vahşî ve barbar insanlarmış. Osmanlı, şöyleymiş-böyleymiş. Elime bir harita aldım ve onda Türkiye’yi çok zor buldum. İçimden ne zaman, “Sonra giderim!..” desem, başıma bir kaza geliyordu. Bu bunalımlar içindeyken, San Fransisko’ya gittim. Orada Kudüs’ten gelen bir Rifâî şeyhine uğradım. Kapıdan girer girmez, şeyh kalktı ve: “-Sen Konya’ya dâvet edildin ve gitmiyorsun!.. 25 Temmuz’a kadar gideceksin. Ben de orada olacağım.” diye azarladı. Anladım ki, benim için yollar Türkiye’den geçiyor. Ama hâlâ bir türlü kendimi ikna edemiyordum. Mevlânâ’nın Kapısında İkamet ettiğim şehre dönerken, üstü açık bir arabaya binmiştim. Bir yandan da, “Gitsem, orada kimi tanırım, lisân bilmiyorum, yer bilmiyorum. Ne yaparım ben tek başıma..” diye düşünüyordum. Başımı yana eğmiş yatıyordum. Birden arabanın açılıp kapanan tavanı havalandı, uçup gitti. Arabanın arkasında yola savruldu. Eğer başım yatık vaziyette değil de dik olsaydı, kesinlikle kafam da kopup savrulacaktı. Bu, bir ikazdı. “-Tamam Allah’ım, gidiyorum!..” dedim. İkinci defa Amerika’daki herşeyimi sattım. Biletimi aldım. Dönüşümün ne zaman olduğu belli olmadığı için açık bilet aldım. Uçağa binip Türkiye’ye geldim. Davud da Temmuza kadar Türkiye’de olacaktı. O bana yardım eder diye düşündüm. Davud bana, Konya’da Mevlânâ türbesinin karşısındaki bir halıcının adresini vermiş ve: “-O sana yardım eder.” demişti. Amerika’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da otobüsle Konya’ya geldim. Yıl, 1976 idi. Konya’ya vardım, adresi buldum. “-Süleyman Dede, Ilgın’a, kaplıcalara gitti.” dediler. Davud da yoktu. Şaşkındım. İçimden, Hazret-i Mevlânâ beni çağırdıysa, ben de ona giderim, dedim. Gittim. Kapıdan içeri girer girmez, türbedâr Ömer Efendi beni gördü ve: “-Gel, gel!.. Kızım geldi!..” diye bana doğru yaklaştı. Ben de onun yanına gittim. Hazret-i Mevlânâ’nın tam önündeydik. Elini açtı, gülbank çekti ve duâ etti. Sonra bana dönerek: “-Bütün bunlar vâsıta!.. Sen yarın yıkan, gel!..” dedi ve bana işaretlerle gusül abdestini öğretti. Bana, erkenden gelmemi ve geldiğimde kapıyı tıklatmamı tembihledi. Târif ettiği üzere yıkandım ve ertesi sabah erkenden gittim. Beni girilmesi yasak olan bütün bölümlere soktu, türbenin her tarafını gezdirdi. Hazret-i Mevlânâ’nın kabrinin dibine kadar yaklaştırdı. “-Çök!..” dedi, oturdum ve sandukanın örtüsünü öptüm. Başımı kaldırdığımda yukarıdaki kandile kafam çarptı. “-Akıllan, uyan!..” diye bir ses duydum ve mânevî terbiyem böylece başlamış oldu. Her gün besmele çekiyor ve Mesnevî’den bir bölüm seçerek okuyordum. Oradaki hocalar bana İslâm’la ilgili herşeyi öğretiyorlardı, hatta cenâze yıkamaya varıncaya kadar… Çünkü Amerika’ya dönecek ve orada hizmet edecektim. Onlar böyle dedikçe, hep: “-Allah bilir!..” diyordum. Konya’da Sekiz Yıl Şimdi Süleyman Dede ile karşılaştığım için çok şükrediyorum. Eğer beni müslüman bir memlekete dâvet etmemiş olsaydı, İslâm’ın yaşanmadığı bir ülkede o ilk çile yıllarımı atlatamazdım. Amerika’da olsaydım, beni koruyan bir toplum olmayacaktı. Burada bir çocuk, ilk doğduğu andan itibaren müslüman bir çevrede büyüyüp yetişiyor. Ben ise, bambaşka bir toplumda doğmuştum. Herşeye en başından başladım: elimi yıkamak, abdest almak, çamaşır temizlemek (şartlamak) vb… Yirmi dokuz yaşımdaydım, ama âdeta yeni doğmuş birisi gibiydim. Bana Süleyman Dede’nin âilesi, Ferişte Teyze her şeyi öğretti. Bizi hamama götürdü, temizliği ve guslü öğretti. Süleyman Dede, yeni müslüman olan erkeklerle bizzat ilgilenir, onlara ilk anda gerekli olan herşeyi, en ince teferruatına kadar öğretir; sonra da Kur’ân-ı Kerîm okumasını, akaid, hadis ve ilmihâlini iyice öğrenmesi için bir hocaya teslim ederdi. Böylece onlar akıllarına takılacak her şeyi sorup İslâm hakkında daha geniş bilgi sahibi olabilirlerdi. 1976 yılında, Konya’da olmak çok zordu. Halk o zaman çok daha muhafazakârdı. Orada Selçuk Üniversitesi de henüz açılmamıştı. Benim hakkımda: “-Bu kız, burada tek başına ne yapıyor?” diyorlardı. Hatta bazıları benim bir casus olduğumu düşünüp beni sağa-sola şikâyet etmişlerdi. Şeyh, müridinin mânevî babası oluyor ya, Süleyman Dede de: “-Bu kız evlenene kadar, ondan ben sorumluyum!..” der ve bu tür insanlara karşı hep beni himaye ederdi. Hatta zaman zaman bana da: “-Eğer ben vefat ettiğimde sen hâlâ bekâr kalmış olursan, babanın evine döneceksin!.. Burada tek başınasın. Yeni müslüman olmuşsun. Kalbin temizlenmiş, arınmış. Şimdi kim sana ne söylerse inanıyorsun. Toplumu, gerektiği gibi tanımıyorsun.” diye tembih ederdi. Konya’ya ilk geldiğimde bir müddet otelde kaldım. Daha sonra dul bir hanımla kızının yanında vakit geçirdim. Daha sonra yatılı bir Kur’ân kursunda, küçücük çocuklarla beraber kaldım. Ama hâlâ Türkçe bilmiyordum. Bu yüzden çok zorluklar çektim. Bazen üstü akan, kerpiç evlerde gecelediğim oldu. Nihayetinde hepsi Allah rızâsı içindi. Tam 8 sene Konya’da kaldım ve sonunda evleneceğim kişiyle tanıştım. Her Gün Bir İncelik, Bir Güzellik Nicholson’un 6 ciltlik Mesnevî tercümesini yanımdan hiç ayırmıyordum. Her sabah kalkınca tefe’ül yapıyordum. Yani rastgele bir bölümünü açıyor, okuyor ve: “-Bakalım, bu gün bana Mevlânâ ne diyor?” diye kendime ders çıkarıyordum. Yeni müslüman olan bir hanımın en büyük problemi, bütün zorluklarla tek başına boğuşmasıdır. Ancak müslüman bir âile veya müslüman bir çevre içinde olunca, bu dertler büyük oranda azalıyor. Aynı Peygamber Efendimiz’in ashâb-ı kirama en basitinden en önemlisine kadar her merhalede her şeyi öğretmesi gibi, müslüman bir çevre de insana her konuda büyük bir lütuf oluyor. Konya’da geçirdiğim ilk Ramazan ayını hiç unutamam. Çevremizdeki komşular: “-Bu kız, bizim memleketimizde misafir. Biz, ondan sorumluyuz!..” derler ve gönlümü almaya çalışırlardı. Bir yandan da: “-Sen, burada ilim öğreniyorsun. Eğer gurbet elde ölürsen, şehit sayılırsın!..” diyerek sürekli teşvik ederlerdi. Ramazan ayında zengini-fakiri, hepsi nesi var, nesi yok bizimle paylaşırdı. Peygamber Efendimiz’in “komşuluk” hakkındaki hadis-i şeriflerini âdeta yaşayarak öğrettiler bana… Çocuklarını sallarken, uyuturken “Huuu!.. Huuu!..” diye ninni söylerlerdi. Bunların hepsi benim için çok güzel birer örnekti. Ali Kemal Belviranlı hocaya sık sık giderdim. İngilizce bildiği için bana namazı çizerek-yazarak öğretti. Namaz için gerekli bütün duâ ve sûreleri ezberletti. Konya’da ne yaptıysak kalma problemini çözemedik. En sonunda İstanbul’a gittim. Konya’da yaşamak da hayli zorlaşmıştı. Konya’daki hanımlar genel olarak İngilizce bilmedikleri için onlardan dinî bilgiler açısından istifade edemiyordum. Ancak onlardan dikiş-nakış, oya vs. öğrendim. Çeyiz bile yapmaya başlamıştım. Bir de yaptığım bazı şeylerde hanımlar sadece: “-Günah!..” diyorlardı. Ben de acaba “gelenek-görenek” mi, yoksa “Allah’ın kesin bir emri” mi diye soruyordum. Bana kesin bir cevap veremiyorlardı. Hep sabrediyordum. Hemen her gün Mevlânâ’yı ziyaret ediyordum. Süleyman Dede de beni böyle üzgün görmeye dayanamıyordu. Sonunda İstanbul’a gittim. Binbir Günü Geçen Çileler İstanbul’a her geliş gidişimde biraz daha rahatlıyordum. Bir ara memleketime de gittim. Ama bir tuhaf olmuştum. Kendimi hâlâ Konya’da zannederek herkese güveniyordum. Birşey aldığımda, paranın üstünü kontrol etmiyordum. Halbuki Anadolu’da insanlar, Allah’tan korktukları için paranın üstünü kuruşu kuruşuna ödüyorlardı. Halbuki mesela Newyork’ta herkes birbirini nasıl kandırabileceğini düşünüyordu. İki dünya arasındaki fark, gece ile gündüz gibiydi. Âilemin İslâm’ la Tanışması İlk duyduğunda annem, müslüman olduğuma çok üzülmüştü. Türkiye’de, yabancı bir ülkede tek başıma olmamdan rahatsız oluyordu. Annem her Pazar kiliseye giderdi. Oradaki papaza, benim müslüman olduğumu söyleyince, papaz da benim için Allah’tan af dilemeye başlamış. Eski dinime dönmem için birlikte nice duâlar etmişler. Ben de annemin hidâyete ermesi için çok duâ ettim, ama bu iş, istemekle olmuyor. Allah’ın takdiri… Peygamber Efendimiz, öz amcasını bile istediği hâlde hidâyete getiremediği gibi… Memleketimde aradığım huzuru bulamayınca İstanbul’a geri döndüm. Dönüşte bana Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis öğretecek hocalar ayarlamışlardı. İngilizce tercüme yapacak birisi de vardı. Âdeta kendimi bir hanımlar tekkesinde bulmuştum. Sorularıma istediğim gibi tatminkâr cevaplar bulabiliyordum. İlk defa Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettim. Kur’ân-ı Kerîm okumayı çok zor öğrendim, bir türlü dilim dönmüyordu. Ama yavaş yavaş, büyük bir sabırla öğrettiler. Türkiye’de herşeyi yavaş yavaş öğreneceğimi anladım. Yine anladım ki, insanlara ve makamlara takılmamak lâzım!.. Mevlânâ’nın dediği gibi renksiz makama, berrak makama ulaşıncaya kadar hiçbir şeye takılmamak lâzım!.. Süleyman Dede, benim çektiklerimi gördükçe: “-Bir mevlevînin çilesi binbir gündür. Kızım, senin çilen ne kadar uzun sürdü. Allah seni neye hazırlıyor, bir türlü anlamıyorum!..” diyordu. Süleyman Dede, bana sık sık: “-Şu anne-babana mektup yaz; onlar iyi olmasaydı, sen böyle iman edemezdin!..” diyordu. Türkçe’yi iyice öğrenmiştim. İlk hatmimi indirdikten sonra, hatim duâmda hocam anne-babam için dua etti… Aradan bir hafta geçmemişti ki, Süleyman Dede’yle beraber Amerika’ya dâvet edildik. Orada dört gün kaldık. Oradan da onu, annem ve babamın yeni göçtükleri şehre (Miami’ye-ABD) götürdüm. Annem-babam, onu görür görmez: “-Bu, bizim Tevrat ve İncil’de okuduğumuz Süleyman ve İlyas peygamberlerin nûrunu taşıyor.” demişlerdi. Annem-babam çok bilgili insanlardı; özellikle Tevrat’ı çok iyi bilirlerdi. Onların bu teveccühü de beni Süleyman Dede’ye ayrı bir şekilde bağlamıştı. Süleyman Dede, orada namaz kıldı. Babam, bizzat yemek yaptı. Herkes onu çok sevdi. Süleyman Dede de, onları Türkiye’ye dâvet etti. Âilem, 3 yıl sonra Türkiye’ye geldi. Süleyman Dede’yi ziyaret ettiler. Bu vesileyle tanıştıkları Türkleri de çok sevdiler. Teslim Olmayı Öğrenene Kadar Süleyman Dede ile tekrar Türkiye’ye döndüm. Bir ara, ona döndüm ve: “-Ben, daha ne kadar Türkiye’de kalacağım?” diye sordum. O da: “-Aklından neden ve niçin sorularını çıkarana kadar!.. Herşeyi sorgulayan Batı kafasından kurtulup teslim olmayı öğrenene kadar…” diye cevap verdi. Aradan bir hayli zaman geçti. Artık eskisi gibi tereddüt ve endişeler, beynimi kemirip durmuyordu. İşte o zaman Süleyman Dede: “-Artık gidebilirsin!..” diye izin verdi. Ama bu sefer de ben gitmek istemedim. Süleyman Dede’ye: “-Ben, Allah’a gitmek istiyorum, ölmek istiyorum!..” dedim. O ise itiraz etti: “-Kızım, sen daha otuz yaşlarındasın!.. Evleneceksin, beyine hizmet edeceksin. Allah rızâsını kazanacaksın!..” Konya’da Hazreti Mevlânâ’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) kutlamasında 17 Aralık 1981’de bir semâ âyini vesilesiyle Cinuçen Tanrıkorur Bey ile tanıştım. Birkaç ay sonra da kendisiyle 28 Ağustos 1982’de evlendim. Sonra öğrendiğime göre, ikamet etmekte olduğumuz evlerimiz birbirine çok yakınmış. Yine beyimin vefatından sonra, günlüğünden okuduğuma göre de, rüyasında ona benimle evlenmesini tavsiye etmişler. Süleyman Dede, bu evlilikten üç yıl sonra, 1985 yılında vefat etti. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Son Olarak Okuyucularımıza Söylemek İsterim ki… Gençler, kültürünüzden, dininizden ve tarihinizden kaçmayın!.. Bunları öğrenin ve onlarla gurur duyun!.. Eğer sahip olduğunuz bu değerlerden kaçmaya çalışırsanız, yok olmaya mahkum olursunuz. Özünüze dönün. Değerli okuyucularıma da şunları söylemek isterim. Türkiye’ye ilk defa geldiğim 1976 yılındaki ülkenizle şimdiki Türkiye arasında maalesef çok fark var. Müthiş bir Batı hayranlığı, sizi esir almış. Batının teknolojisini alın, ama onun esiri olmayın. Batının kokuşmuş hayat tarzı; sizin dininizi, âile hayatınızı ve örflerinizi alıp götürmesin!.. Buna izin vermeyin!.. Âile hayatının özenle korunması lâzım… Yaşadığınız toprakların altında bir çok evliyâullâh var. Onlar, sizin en büyük yer altı hazineniz!.. Onların ruhları, bu mekânları muhafaza ediyor. Ama siz de onların kıymetini bilmelisiniz. Batı dünyası bu mâneviyattan mahrum… Toprakları da, ruhları da, mânevî hayatları gibi kurak ve çorak… Teknoloji geldi, rahatlık arttı, ama huzurunuz kayboldu. Dışarıda aradığınız huzur, içinizde… Birçok kişi yoga ile meditasyonla o huzuru arıyor. Tıpkı benim İslâm’dan önceki çırpınmalarım gibi… Ben de İslâm’la tanışmadan önce, beyhûde yere huzuru oralarda aradım. Ama nafile… Gelin, siz de değerli vakitlerinizi boş yere kaybetmeyin… Huzuru, bulamayacağınız yerlerde aramayın. Huzur, sizde, sizin içinizde, sahip olduğunuz mukaddes değerlerinizde… Son söz olarak biz de; bu duygu ve ibret yüklü hayat ve hatıralarını bizimle paylaşan Barihuda Tanrıkorur Hanım’a minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz. Halime Demireşik Şebnem Dergisi, Sayı 27-28 (1) Allah, duâlarıma mukabele ile bana Pir Vilâyet Han’ı Hindistan’dan, Mevlevî Süleyman Dede’yi de Konya’dan Los Angeles’a getirmişti. Ama âdeta benim de bir emek sarf etmem için de tâ Jamaika’dan Los Angeles’a gelmek zorunda bırakılmıştım.
Yerin derinliklerinde gömülü, taşlaşmış olan bir cevher, hünerli eller tarafından çıkarılıp işlenmeyi bekler. “Nefs” denilen, “dipsiz kuyunun içindeki rûh” çırpınıp durmaktadır. Onda da gömülü bir cevher vardır ki bu, Allâh’ın insanlara hidâyet bahşettiği “Hâdî” esmâsıdır. Yükselip yükselip en zirvede ışıklarını saçan bir güneş gibi; Hâdî esmâsı da, takdir edilen bir vakitte gömülü kaldığı derinliklerden yükselip kalb semâlarını aydınlatır. İşte o nasipli kullardan biri… İsmi Carol, Amerikalı… Hidâyeti için takdir edilen vakit, 90′lı yıllar. Hidâyete varış hikâyesini kendisinden dinleyelim: Düşünmeye başladığım ilk zamanlardan bu yana Hristiyanlık beni hiç tatmin etmiyordu. Hele bu dinin İsa -aleyhisselâm-’ın Allâh’ın oğlu olduğu şeklindeki akîdesini aslâ benimseyemedim. İlkokul üçüncü sınıfta bir Yahûdi arkadaşım vardı. Dîni beni çok etkilemişti. Yaptığımız sohbetlerde “onun da, benim de ilâhımız olan Allâh’ın eşşiz kudreti” karşısında büyülenmiştim. İlköğretim, lise ve üniversite boyunca Yahûdiliği araştırdım. Ve Yahûdilik dersleri almaya başladım. Bu dinin, Allâh hakkında inanmak istediğim şekline çok yakın olduğunu anladım ve nihayet Yahûdi olmaya karar verdim. Muhâfazakâr bir hahamla görüştüm. Fakat haham, beni bu teşebbüsümden alıkoymaya çalıştı. Ne kadar ısrar etsem de kabul etmedi. Çok üzülmüştüm. Bir süre sonra başka bir Sinagog’da, başka bir hahamla konuşup Yahûdiliğe girmek istediğimi söyledim. Haham: “-O kadar istiyorsan Yahûdiliğe geçebilirsin, ancak öteki Yahûdiler, seni aslâ bir Yahûdi olarak görmezler.” dedi. Bu olanlardan sonra, yahudiliğe karşı tüm hevesim kırılmıştı. Başka dinleri araştırmaya başladım. Sırasıyla Budizm’i ve Amerikan yerlilerinin maneviyâtını inceledim. Önceki arayışlarım gibi hiçbir yere varamıyordum. Ve sonunda içimdeki “müteâl ve kudreti sonsuz Allâh” inancıyla yetinmeye karar verdim. Evlenmeye karar verdiğim insanla karşılaşana kadar, İslâm’ı bir din olarak araştırma ihtiyacı hissetmemiştim. Çünkü İslâm’ı, ortaçağda kalmış, hep kan döken, insanlara huzurdan çok savaş vaad eden bir din olarak duymuştum ve doğrusu hiç dikkatimi çekmemişti. Müstakbel kocamla ilk tanıştığımda, onun müslüman olduğunu öğrenince şaşırıp kalmıştım. Kaba ve câhil olduklarını düşündüğüm için, espri yeteneğini, hayata dâir düşüncelerini ve derin bilgisini gördükçe hayrete düştüm. İslâm’la aramdaki buz dağları bu ilk tanışmayla biraz erimişti. Böylelikle bu dîni daha iyi tanımak için incelemem gerektiğine karar verdim. Günler günleri, aylar ayları kovalıyor, araştırma yaptıkça İslâm’ın “hak din” olduğunu görüyordum. Ve İslâm’ın tevhid inancının, yıllardır içimde beslediğim Allâh inancıyla ne kadar yakın olduğunu fark edince, hayretler içinde kaldım. Ve ilk vurgun yediğim an! Hanımlarla toplandığımız dersimizde dinlediğim bir âyet âdeta beni başka âlemlere götürüp, oradan da kendime getirmişti. Bakara Sûresi’ndeki bu âyet, yahûdilerin inek kurban etmelerinden dolayı ilâhî emri sorgulamalarıyla ilgiliydi. Âyet beni öylesine sarsmıştı ki, Allâh karşısında çok büyük bir mahcûbiyet hissetmiştim. Dersin ortasında sesli sesli ağlamaya başladım. Bütün dinlediğim sözlerin ötesinde, Kur’ân yalnızca âhenkli okunuşuyla öyle büyük bir mûcizeydi ki, kararmış gönülleri bile kıskıvrak yakalıyor, câzibesiyle kendine çekiyordu. Aynı akşam, uyumadan önce, Allâh’tan bana yardımcı olmasını isteyerek rastgele Kur’ân-ı Kerîm’i açtım. İlk karşıma çıkan âyeti sesli sesli okumaya başladım: “Peygambere indirileni dinledikleri zaman, âşinâ oldukları hakîkatlerden duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar “Ey Rabbimiz, îmân ettik.” derler. Sen de bizi hakka şahitlik eden mü’minlerle beraber yaz. Biz Rabbimiz’in bizi sâlihlerle beraber cennetine koymasına can atarken, Allâh’a ve hak olarak bize gelmiş olana niçin îmân etmeyelim. Bu sözlerinden dolayı Allâh onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı.” (Mâide, 83-85) Âdetâ nutkum tutulmuştu. Allâh, kelâmı Kur’ân ile benimle konuşmuştu. Allâh Teâlâ’nın beni İslâm’a çağıran son mesajı buydu işte. Kısa bir süre sonra Kelime-i Şehâdet getirerek müslüman olmuştum. Rûhumun özgürlüğe kavuştuğunu hissediyordum. Yahûdilerin beni içlerine kabul etmek istemeyişlerinin aksine, müslüman kardeşler “Allâhu Ekber, Elhamdülillâh, Ehlen ve Sehlen” diyerek beni sevinçle karşıladılar. Onlarla beraber olmak ve ümmetin içinde bir fert olduğumu düşünmek, kalbimi ve rûhumu ısıtıyor. Beni hidâyete erdirdiğinden dolayı âlemlerin Rabbine nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun… Ayşegül Zobi Şebnem Dergisi, Sayı 5
Amerikanhapishanelerinde, ya da resmi adıyla ıslahevlerinde (correction institution), adına uygun fonksiyon görmesi için, din dahil olmak üzere, her türlü ıslah metoduna başvuruluyor. Hapishane kompleksi içinde yer alan ibadethane, bütün dinlerin ibadet merkezi olarak kullanılıyor. Cuma günleri müslüman mahkumların cuma namazı kıldığı bir cami fonksiyonu gören bina, cumartesi günü sinagog olarak yahudilere ve pazar günü ise kilise olarak hiristiyanların ayinlerine ev sahipliği yapıyor. Bu işten hem mahkumlar memnun, hem de idareciler. Mahkumlar esarette dinini yaşama özgürlüğüne sahip olduğu için sevinirken, hapishane idarecileri de topluma zarar veren mahkummları din vasıtasıyla ıslah ettiği için seviniyorlar. Yaklaşık iki yıldan beridir, bulunduğumuz şehrin yakınındaki bir hapishaneye, cuma günleri cuma namazı kıldırmaya gidiyoruz. Hürriyetin ne kadar güzel bir nimet olduğunu, elleri ve ayakları zincire bağlanmış bazı mahkumları görünce daha iyi anlıyorsunuz. Ama içeridekilerin hepsinin durumu zanedildiği gibi içler acısı değil. Hatta dışarıdaki pek çok insanla kıyaslandığında, imrenilecek durumda olanlar bile var. Gentil bunlardan biri.. Bir zamanlar Kiliseye devam etmiş olan Gentil, aklı orada anlatılanları bir türlü almadığı için bundan vazgeçer. Rabbinin kim olduğuna bir türlü karar veremez. Yaratıcı, İsa’mı, Kutsal Ruh mu, yoksa Baba mıydı?.. Yok eğer bu üçü de Yaratıcı ise, bir tane evrene üç tane Yaratıcı çok değil miydi? Hele şu “Good Friday” kutlamaları hiç aklına yatmıyordu. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği günün yıldönümünü herkes şenliklerle kutluyordu. Hz. İsa acıyla çarmıha giderken, böyle zil takıp oynamanın ne anlamı olabilirdi ki? O’nun çektiği acının hepimizi kurtardığına ancak çok bencil insanlar inanabilirdi. Aklı bu hikâyeyi hiç mantıklı bulmuyordu. Nasıl olurdu da Baba, Oğlunu (İsa’yı), diğer insanların günahları için, çarmıha gerdirtecekti. İnsan hukukunda bile, herkes kendi suçunun cezasını çekerken, nasıl olurdu da Âdil Tanrı, herkesin yaptığı ve yapacakları kötülükler için İsa’yı çarmıha germişti? Birlikte aynı koğuşu paylaştığı müslüman arkadaşının yaşantısı ve tavırları Gentil’ın aklında soru işaretlerinin yeşermesine yol açtı. Kalbiyle ve aklıyla İslamiyete yakınlık duymaya başladı. Dışarıda dolaşan birçok hür insan, arzularının rüzgârına kapılıp savrulurken, kendini ve Rabb’ini tanımak için soru sormaya vakit bulamazken, Gentil günlerce böylesi soruları yaşadı. Aklı sorularına cevap ararken, kalbinde özlediği bir şeye kavuşacakmış gibi hisler yeşerdi. Bir gün arkadaşıyla birlikte cuma hutbesini dinlemek üzere ibadethaneye gitti. Gördükleri karşısında o kadar etkilendi ki, bir sonraki cumayı adeta iple çekti. Aklı dinledikleriyle tatmin olurken, kalbi namaz kılanları en arka saftan taklit etmenin kendisine verdiği tarif edilmez huzurla doldu. Henüz müslüman olmamasına rağmen Gentil, ibadetin güzeliği karşısında meftun olmuştu. Bir süre sonra da hapishane camaatinin önünde şehadet getirerek müslüman oldu. Hapishanenin bedeni esir eden duvarları ardında, Gentil’in ruhu, derin ve gerçek bir özgürlüğe kavuştu. Furkan Aydıner Zafer Dergisi, Sayı 318
Anlatacaklarım, yaşadıklarımdır. Dolayısıyla kimseyi bağlamaz. Birileri mâkul buldu diye, dediklerimle ilgili inancım kuvvetlenmez. Birilerine yanlış geldi diye de, yaşadıklarımdan öğrendiklerimi çöpe atacak değilim. Henüz on bir yaşındaydım. Biraz iri yapılı olduğum için, ilk dünürümün bile geldiği, babamın artık başımı örtmemi istediği, “Kocaman kız oldun, ne o öyle saç baş açık!..” dediği vakitlerdi. İkna edici olmaktan ziyâde, dayatmaya benzeyen bu talebi duymazdan geldiğim, ben duymamış gibi yaptıkça babamın yüzünün asıldığı zamanlar yani… “Bak, bizim âilede hep böyle… Bak şunun kızına, bak bununkine!..” diyerek, kendince ikna etmeye çalıştığı, ama benim daha sağlam gerekçeler duymaya ihtiyaç duyduğum bir dönem… (Keşke sevgili babam, bir hadis, bir âyet söylese de, beni de, kendini de zora sokmasaydı. Bilse söylerdi gerçi, belki onun da bildiği sadece bu kadardı…) Günler sonra, babam mutlu olsun diye başıma bir örtü aldım. Ben böyle örtününce, akrabalarımızın çoğu da “Mâşaallâh, mâşaallâh!” dediler ve iyi bir şey yaptığımı, yaptığımın Allâh’ın da sevdiği bir iş olduğunu buradan anladım. Acemice örttüğüm eşarp başımda, dışarı ilk çıktığımda, herkes bana bakıyor sandım. Hâlbuki böyle bir şey yoktu. İnsanların kendi dertleri, sevinçleri vardı ve açıkçası, başımı örtmem ya da açmam, kimsenin umurunda değildi. Ama hani, kendimce çok büyük bir değişim yaşıyordum ya, sanki bu durumla ilgili, herkes de aynı duyguyu yaşayacakmış gibi geldi. Evet, insanlar, yanlarından geçerken bakıyorlardı, ama geçer geçmez kendi dünyalarına dalıp beni unutuyorlardı. Aynısını ben de yapmıyor muydum? Yanımdan geçen yabancı birine sadece bakıyor, sonra arkasından gelen başka bir yabancıya da bakıyor, neredeyse hiçbiri hakkında kalıcı bir his taşımıyordum. Sadece bakmaktı bu… Elbette ilginç tipler görünce, daha büyük bir şaşkınlık yerleşirdi bakışlarıma ama… Hepsi o kadar. Hatta bazen, başımı kaldırıp bakmazdım bile… Hâsılı, sonunda geleneklere uymuş ve başı örtülü biri olmuştum. Ortaokula devam ettiğim o yıllarda, vaziyetim buydu, fakat hâlâ ne yaptığının farkında olmayan bir çocuktum. Okulda bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenimiz vardı. Derslere, diğer öğretmenlerden farklı olarak başörtülü girerdi. Yüzünde nedense hep keder olurdu. Bunun sebebini bilmezdim. Okuldaki diğer öğretmenlerin onu pek sevmediğini, hep yalnız dolaşmasından çıkartırdım azıcık… * * * Şöyle bir düşününce, tâ o zamanlardan varmış bu konu, diyorum… Sene, seksen dört-seksen beş olmalı… Öncesinde ben iyice çocuk olduğumdan, pek bir şeyin farkında değilim. Ama neresinden baksanız, yarım asrı çoktan geçmiş bir mevzu bu “başörtüsü meselesi”… Gerçi, hadisenin geçmişi, Ebû Cehil’lere kadar dayanır ya, o da meselenin bir başka boyutu… Geçenlerde milletvekillerinden birinin, kürsüye çıkıp, gözlerini pörtlete pörtlete: “Devran döneeerr, devran döneerr!” deyişini duyunca, bu, diye geçti içimden, devrânın hem kaçıncı dönüşü olur… Ne siz tükendiniz, ne de biz… Üstelik, “Allâh’ın nûrunu tamamlayacağı” bir gerçek ve siz, bâtıl tarafta durmakla kalmayıp, akıntıya kürek çekenlersiniz… Dalgalarsa hep, kimi yutmaları gerektiğini bilmişlerdir. * * * Aradan aylar geçip, liseye başladığım yıllarda, yine ve tamamıyla “âile geleneği” olması sebebiyle okula başım örtülü gidip geldim. Okul kapısından içeri girerken, âilemin “Kızım, kurallara uy, sorun çıkartma!..” telkininden ötürü, başımı açarak okula girdim, çıkarken de pencereleri ayna edip, iyi-kötü örtündüm. Pek başarılı ve aktif bir öğrenciyken, okul genelinde düzenlenen bir münâzarada, “Kadın, evdeki sorumluluklarını yerine getirdikten sonra çalışmayı düşünmelidir.” dedim diye, öğretmenlerim tarafından “yobaz” bir âilenin çocuğu olmakla suçlandım. Bu ithamla beraber, okuldaki tüm iyi performansıma karşın, neredeyse bütün öğretmenler tarafından yapayalnız bırakıldım ve bu yalnızlıkla birlikte belki de ilk kez “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramaya başladım. Her şeye rağmen, liseyi iyi bir dereceyle bitirip üniversiteyi kazandığımda, “okulun en popüler öğrencisi olmak ve bütün sosyal aktivitelere katılmak” gibi bir niyetim ve bunu başarabilecek gücüm vardı. Sesim güzeldi, koroda olmalıydım. Resmim iyiydi, sanat faaliyetlere katılmalıydım. Diksiyonum ve kalemim kuvvetliydi, o hâlde programlarda aktif olarak görev almalıydım. Bir gazete de çıkartmalıydım meselâ. Orası bir okuldu ve ben, okulun klasik gereklerini yerine getirmekle kalmayıp, artı faaliyetlerle “etkileyici” bir öğrenci olmalıydım. Beni kim tutardı be! İşte çıkmıştım meydana! İşte, herkesin imrenerek bakıp durduğu bir okulu kazanmıştım! Bu fırsat, kaç kişiye nasip olurdu ki?! Zaten, âilemden de hep “Kurallara uy kızım!..” telkini geliyordu. Öyle her kurala eyvallah diyen bir tip değilimdir, ama ne hikmetse, okul kuralları karşısında, uslu bir kedi gibiydim. O kadar ki, üniversite birinci sınıf bittiğinde, çevremde birçok arkadaşım vardı. Beni öve öve bitiremeyen profesör hocalarımdan birisi, ara sıra dersi bana anlattıracak kadar, potansiyelime değer verirdi. Tabiî ben de bir yıl boyunca, başörtülü olduğumu kimselere belli etmeden devam etmek başarısı gösterdim. Ne adına? İyi öğrenci olmak adına… Helâl olsun canım, kurallara o kadar iyi uy(u)dum(!).. * * * Ben böyle, dışarıda bir türlü, içeride başka türlü gelip giderken, bir gün, okul kapısında karşıma çıkan bir takvim yaprağı, bütün hayatımı değiştiriverdi. Önüme çıkıveren bu küçük kâğıtta, “Dünyası için âhiretini satanları gördün mü?” diye soran bir cümle vardı. Hani, durur durur da birden “Trink!” diye düşer ya jeton, tam da bunun gibi, birden şunu sordum: “İşte, bu sen değil misin?!” Evet, dünya menfaati için âhiretimi satıyordum. Âhiretimi sattığımı nereden biliyordum? Örtünmek Allâh’ın sevdiği bir şeydi ya, e ben de tâ okulun bahçe kapısındayken örtümü açıyordum ya… İşte bu. Niye açıyordum? Çünkü başka türlü gelsem, beni okula almazlardı. Okula almazlarsa ne olurdu? Diploma alamazdım. Diploma almazsam ne olurdu? İnsanların, bakıp da saygı duyacakları bir etiketim ve elimde bir mesleğim olmazdı. Bunlar olmasa ne olurdu? Şeyy, bilmiyordum ki, sahi ne olurdu? Ne olacak, bir kere annem-babam: “-Onca yıldır emek veriyoruz, bunu mu yapacaktın bize!” diyebilirlerdi. Komşular, benim gibi çalışkan bir kızın, üniversite bitiremeyişini yadırgar: “-Vah yazık, senden de hiç beklemezdik ayol!..” derlerdi. Hem canım, günâhı vebâli, o yasakçıların boynunaydı, bize neydi!? Köprüden geçene kadar, ayılara dayı denirdi… Hatta eğer ben diploma alabilmek uğruna başımı açmasam, belki memleket kurtulmazdı. Çünkü Allah için hizmet etmek, bazı fedakârlıklara göğüs germekle olurdu. Tabiî ya, kim demiş, “âhiretini satmak” diye, okulu bitirene kadar başını açmak, üstelik fedâkârlıktı. Tâviz mi!? O da ne canım?! Yok yok, bu bir fedâkârlıktı… Falandı, filândı, feşmekândı… Bir anda, kalın bir perde âniden aralanıp, güneş göründü sanki… Yukarıda sıraladığım ve birilerinin her zaman söyleme ihtimali bulunan o cümleleri, vicdanım kabul etmedi. Vicdanım, diyorum, zira ondan başka bir mihengim neredeyse yoktu. Karar verdim: “Bu, âhiretimi satmamdır, başka bir şey değil! Hele fedâkârlık, hiç değil!” O günden sonra, başka hiçbir etki olmaksızın, derslere başörtülü girmeye başladım. Zira okul ille de bitecekse, bu şartlar altında bitmeliydi. Benim için geçerli olan, vicdanımın kurallarıydı ve o uslu kedi ilk defa o günlerde, sessizce kükreyen bir aslana dönüştü. Zaten, ne olduysa, ondan sonra oldu. O beni yere göğe sığdıramayan profesör ve doçent hocalarım, yeni kılığımı hiç beğenmediler ve birden bire azılı birer düşman kesildiler. Onlar sorguladıkça, onlar düşmanlık ettikçe, kendimi keşif gücüm arttı. Sırf bana kimliğimi fark ettirdiği için, onların düşmanlığını sevdim. Bu arada, üzerimde tesettüre dair biricik unsur, aynı ortaokul yıllarında olduğu gibi, sadece bir başörtüsünden ibaret kalmaya devam ediyordu. Başta örtü, etekte yırtmaç… Altı kaval, üstü şişhâne derler ya hani… Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derler ya, o hesap. Yani onca düşmanı, daha bu kadarcık bir örtünmeyle kazanmıştım. Şaşkındım. Şuursuzluk acı bir şey. Nedenini, niçinini bilmezlik acı… Hani kendimi az biraz fark etmiştim ya… Hani ben Müslüman’dım ve bu bana karşı çıkanların derdi, başımın örtüsüydü ya, şöyle bir karar almıştım: “O kadar zarif ve hoş bir tesettürüm olmalı ki, başkaları da bana bakıp, örtünmeli. Hatta şu düşmanlık edenler, bu vesileyle sıcak birer dosta dönüşmeli…” Bu amaçla, pek zarif ve şık giyinen bir genç kız oldum. Öğrenci yurdunda adım “bayan zerâfet”e çıktığında pek mutluydum. Hâlbuki durumum, şer’î ölçülere uygunluk arz etmiyordu. Sadece, başımda bir örtü vardı ve çok şıktım, o kadar… Bir gün, okuldan yurda dönerken, bir kız lâf attı: “-Şuna da bak! Başını sımsıkı kapatmış, ama eteğinde kocaman bir yırtmaç var!” Başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi olmuş, ama kimseye belli etmemiştim. Kız haklıydı… (Haklı olduğunu, aynı şeye babam da kızardı, oradan biliyordum. Ama başka bir bilinç taşımıyordum.) Bir başka gün (ki, artık “tesettürle ilgili bir âyet olduğunu yeni duyduğum zamanlar” ) yine okul-yurt arasındaki yolda, bir adam edepsizce bana doğru uzandı. Kendimi çok korumasız ve kötü hissederken, bir yandan da şunu sordum o anda: Hani tesettürlü hanımlar rahat edecekti, hani onları herkes namuslu bilecekti? Evet, âyette böyle buyrulmuştu. Ama ben, işte, hiç de rahat değildim. Birileri bana elini uzatacak kadar densizleşiyor ve tesettür beni korumuyordu. Bu soruların cevabı, bir süre sonra içimde şöylece yankılandı: “Allah yalan söylemez. O hâlde kendine tekrar bak, sen tesettürlü değilsin!..” İşte o andan itibaren, eksiklerimi sorgulamaya başladım. Acaba, “Çok şık olayım da, bana bakıp başörtüsünü sevsinler.” diye düşünmem hata mıydı? Her gittiği yerde göze çarpan ilk insan olmak, caddede, durakta, mağazada, gözlerin hemen üzerine çevrilmesi, iyi bir şey miydi? Babam, birkaç sene evvel, yine geleneksel gerekçelerle pardesü giymemi istediğinde, kabul etmemiştim. Sırf bana hoş görünsün de alışayım diye, leylak rengi ipek bir pardesü almıştı. Bu yaşadıklarımın ardından, onu kullanmaya başladım. Hiç değilse yırtık bir etekten daha iyi örterdi. Fakat incecik, leylak rengi bir ipekli kumaştan pardesü mü olur hiç? Zaten çok geçmeden, duyduğumda şok olduğum, burada anlatmaktan hayâ edeceğim, buna karşın beni kesinlikle geliştiren ve yabancı bazı adamların laf atmasından ibaret olan yeni bir ders neticesinde anladım ki, bu da tesettür değil… Ardından, evde dolap bekleyen, bir akrabamızdan yâdigâr deri pardesüyü denedim. Onunla da huzur bulamadım. Sonunda, büyük bir muhtaçlık hissiyle, kimselerin dikkatini çekmeyecek bir dış kıyafetin peşine düştüğümde, üniversite üçüncü sınıftaydım ve çok züğürttüm. Yeni pardesümün ilk taksidini arkadaşım Ülkü ödemeseydi, işim çok zor olacaktı. Onu üzerime giydiğimde, ne kadar da rahat hissetmiştim. Lacivert ve bol bir kıyafetti. İşte o gün, ilk kez örtündüğümü hissettim. Üzerime giydiğim şey beni kapatıyordu ve rahat yürüyordum. Bu da yetmeyip renkli eşarpları elden çıkardığım, büyük siyah eşarplar kullandığım, eldivenim ve güneş gözlüğüm olmadan dışarı çıkmadığım, bir peçeyle yüzümü de kapatmaya başladığım zamanlarda, üniversite dördüncü sınıftaydım. Sadece benden değil, başında ufacık bir eşarp bulunan herkesten savunma istenirdi. Başımızı örtmek gibi bir suç (!) dolayısıyla, defalarca savunma verdik. Derslerden çıkarılıyor, yoklamalarda “yok” sayılıyor, açıkça, “psikolojik bir savaşta karşılıklı cepheler” oluyorduk. Bu, ciddi bir yorgunluktur ve ders çalışamayacak hâle getirir insanı… Okul bu mudur? Bu mu olmalıdır? Bu arada, tüm aykırı duruşuma karşın, benden hâlâ ümidini kesmeyen bir hocam soruyordu: “-Hele de sen! Hele de sen! Anlamıyorum, senin gibi aydınlık bir beyin, nasıl böyle giyinir?!” Kendisine: “-Bu kıyafetimi, o aydınlık beynime borçluyum.” diyerek cevap verdiğim yaşlı hocam, bana ve aynı safta durduğumuz arkadaşlarıma: “-Ben sizi bu kılıkta öğretmen yapmam!” diyerek, neredeyse kendi çapında bir dâvâ andı içmişti. Çok şükür ki, birinin öğretmen olması, başka birinin değil, Allâh’ın dilemesiyledir. Herkes bildiğinin öğretmenidir ve okul, öğretmenlik yaptığınız her yerdir… Sadece okulla kalsa mesele, belki de çekilir. Fakat hayır, böyle olmadı. Okuldaki öğretim görevlilerinin yanı sıra, sırf bu yeni örtünme şeklim sebebiyle, yakınlarım da beni dışladı. Genç bir kızdım. Koca bir şehirde yalnızdım ve başıma tatsız olaylar gelmişti. İnsanlar terbiyesiz, ahlâksız ve fütursuzdu. Yaşadıklarım beni, daha fazla gizlenmem gerektiğine inandırdı. Biricik amacım, başıma gelenlerden daha beter bir durum yaşamamak ve birilerinin, benden ötürü günaha girmesine mâni olmaktı. Oysa sırf bu tercihim sebebiyle, annemden bile olmadık laflar işittim. Canlarım benim… İnanabilselerdi iyi niyetime, böyle yaparlar mıydı hiç? Ben onların bir tanecik kızıydım. Babam çok edepli ve temiz bir adamdı ve birilerinin kızına ya da hanımına, ömrü boyunca tek bir laf atmışlığı yoktu. Bu sebeple, başıma gelenleri anlayamadı. Annem gençliğinde hiç, benim yaşadığım tarzda imtihanlar yaşamamıştı ve: “–Bana niye kimse bakmadı, bana niye kimse lâf atmadı!..” diyerek, hâlimi anlamadığına dâir işâretler verdi. “Dul kadın gibi giyinmek”le, “bir öcüye benzemek”le ve daha birçok tuhaflıkla itham edildim. Okuldakiler ve evdekiler beni, alışveriş yaparken karşılaştığım o çocuk kadar tebessümle karşılayabilselerdi, her şey bambaşka olurdu: Küçük çocuk bana bakıp: “–Niye yüzünü örtüyorsun?” diye sormuştu. Ona: “–Çünkü böyle daha mutlu hissediyorum.” dediğimde: “–Yaa, tamam o zaman!..” diyerek, tatlı bir gülücükle karşılamıştı. Evet, mesele buydu aslında… Bu benim tercihimdi ve böyle mutluydum. Kimseye karşı değildim. Bu tavrım, inat da değildi. Sadece kendimden yanaydım ve ayıp bir şey de yapmıyordum. İnsan, diyorum, iyi niyetinden ötürü bunca asılıp kesilirse, acep, kusurundan ötürü ne edilir ki? Hayır, hayır, sordum; ama, merak etmiyorum aslında… Öylesine sordum. Zîrâ, yarın bir gün: “–İşte biz kusurundan ötürü insanı böyle ederiz!” demesini istemem Rabbimin… Kusurlarımı bugüne kadar yaptığı gibi, bu günden sonra da örtmesini dilerim. Bu durumda, yani kendi âileme dahî anlatamamışken bir zamanlar derdimi, şimdi, birileri başımdaki örtünün sebebini kavrayamamış; mânâsından geçtim, daha ismini bile öğrenememişlerse, inanın çok fazla yadırgamıyorum. Bu arada, nedir örtümün adı: Başörtüsü!.. Türban değil… * * * Okuldan mezun olduğumda, “Allah kurtardı.” dedim ve üniversiteye devam etmekte olan bütün tesettürlü genç kızlar için, yıllarca aynı duâda bulundum: “–Allah kurtarsın!..” Açıkçası, şimdiki duâm daha farklı: “–Allah düşürmesin!” Çünkü bugünkü hâliyle üniversiteye girmek, bir nevî “iki araya, bir dereye” düşmektir. Sadece bundan on beş yıl önce, kendi okuduğum üniversitenin bahçe manzaralarını hatırladığımda bile, haklı olduğumu derinden hissediyorum. Tarih hocamız, o manzarayı bir gün derste şöylece özetlemiş ve beni çok şaşırtmıştı: “Nisan-Mayıs ayları, gevşer gönül yayları, bahçeler bağlar bekler, bayanlarla bayları…” Hemen şimdi aklıma; “Bir hilâl uğruna yâ Râb, ne güneşler batıyor.” mısrası geliverdi. Yalnız ufacık bir farkla; “Etiket uğruna yâ Râb, ne güneşler batıyor!” İlâhî, aklım da pek bir âlem… * * * Döneyim kendime… Yeni kılığımla, yani, sadece alnımın bir kısmı ve buruncuğum ortadayken, rahat ettim mi? Hayır. Bir gün, böyle örtünmüş okula giderken, yanımdan geçen iki adamın terbiyesizce: “–Kim bilir içinde neler var?!” diyerek lâf attığını duyduğumda, elbette târifsiz bir rahatsızlık kapladı her yanımı… O vakit: “–Yâ Rabbi, ben daha ne kadar örtünebilirim? Bunlar hasta… Sen bu hasta kullarına şifa ver.” diyebilmiştim. Birkaç sene sonra, onların merakını bu derece güçlendirecek bir örtünmenin de çok doğru olmadığına yattı gönlüm. Demem o ki, tesettürün gerekliliğini ve ne şekilde olması gerektiğini, âyet ya da hadislerle emredildiğini daha bilmezken, Allah bana, çevremdeki yabancı insanların lâfları ve edepsizlikleriyle anlattı. O an ağır, yıpratıcı ve küçük düşürücü gelmiş de olsa, netice itibarıyla yaşadıklarım beni olgunlaştırmıştır. Bilmeden beni eğiten o yabancıları da, sırf bundan ötürü severim. Umarım, her biri, hayırlar içinde bulunuyorlardır. Çok değil, iki yıl kadar sonra, öğretmenlik mesleğine böyle pür tesettür başladığımda, pek idealisttim. Aldığım paranın hakkını verecektim. Deli gibi çalıştım. İkinci yıl geldiğinde, bir gözlük bahâne oldu, peçemi açtım. Ardından, beyaz önlükle derslere girmeye başladım. Müfettişler geldiğinde âdî bir suçlu gibi yemekhâneye kaçıştım. Üniversitede verdiğimiz saçma sapan savunmalar yetmemiş gibi, bir de öğretmenlik yaparken, bunları yaşamak çok ağır geldi. Bir yandan, borçlarımız vardı ve paraya da ne çok muhtaçtım?! Sırf kendim olarak kalabilmek ve inançlarımı huzur içinde yaşayabilmek adına istifa ettiğimde, kırık, yorgun ve sinirleri bozuk biriydim. Üstelik artık, önceki iyi niyetimi kaybetmiş, aldığım paranın hakkını vermek şöyle dursun, “Zaten ne alıyorum ki?” der olmuştum. Kabuğum da, özüm de zaafa uğramış, ibadetlerim iyice aksar hâle gelmişti. Bu hâldeyken istifamı vermek sûretiyle, kendi çapımda öğretmenlikten ev hanımlığına hicret ettim. Durum bu minvaldeyken dahî, başını açarak devam etmeyi fedâkârlık değil, “tâviz” olarak görüyorum. Her tâviz, yeni bir tâvizin dâvetçisi… Bunun da ötesinde, insanın vicdânını ve kalbini yaralayan bir bıçak gibi… İnsan, kendine ters düşerek nasıl hizmet edebilir? Bizim dönemimizde, tıp fakültesinde okumakta olan bazı arkadaşlarımı hatırlıyorum şimdi. Nasılsınız diye sorduğumda: “–Geleceğimizi hazırlıyoruz işte… Geleceğimiz kaldıysa tabiî!..”diyerek, pek kederli bir yüzle cevap vermişlerdi. Tâviz, gücünü alır insanın… Fedâkârlık ise, gücüne güç katar. Dünyanın bir sahibi var. Ve benden istediği, dünyaya değil, kendisine kul olmam… Dünyayı kurtaracak olan da, batıracak olan da O… O hâlde ben, üzerime düşeni yapmalı ve emre mutî olmaya çalışmalıydım. Ne zaman ki, her ay almakta olduğum öğretmen maaşını bir kenara itip istifa etmek nasip oldu, rızık kapılarım da, huzur kapılarım da, hizmet kapılarım da ondan sonra açıldı. Allah, bütün kapıları elinde bulundurandır. Sanki şunu duydum: “Sen bir emrim için bir kapıdan geçtin ya, işte al kulum, dilediğinden gir, işte sana bin kapı…” Bugün, yıllardır başını örten, fakat şuurlu olarak örtünmeye başlaması üniversite yıllarında nasip olan, biriyim. Şuurlandıktan sonra dayatmayla iş yapmadım. Zaten, başımı örtmemle ilgili babacığımın iyi niyetli çıkışları dışında bir zorlamayla ömrümce hiç karşılaşmadım. Biricik dayatma, inançlarıma karşı çıkan, görüntümü ve dünya görüşümü hazmedemeyen, dar görüşlü birtakım insanlardan geldi. İşin tuhaf tarafı, o zavallıcıklar dahî, sanırım kendilerince iyi niyetliler ki, yaptıklarının adını “aydınlığa çıkarmak” koyuyorlar. Yani onlara göre, bir kadın başını açarsa, tüm prangalardan kurtulur. Yaşadıklarımla, bir hanım için örtünmekten daha hayırlı bir tercihin olamayacağını kavramış bulunuyorum. Üstelik zaman içerisinde, bu hususta âyetle sâbit bir emir bulunduğunu, hadîslerin de âyetle paralel mesajlar verdiğini, yani inanan bir Müslüman hanımın, örtünmeyi Allâh’ın bir emri olarak kabul edip uymaya çalışması gerektiğini öğrendim. Dolayısıyla, “Atın başınızdaki örtüleri!” diye feryat-figan dolananların hâlini tuhaf buluyor ve umursamıyorum. Sadece bedenimi örtebildiğim, sadece bu hususta vicdanım rahat olduğu için, “sütten çıkmış bir ak kaşık” mıyım, hayır, değilim. Toparlamam, düzeltmem, tevbe etmem gereken nice hâllerim var. İnsanım. Ve bu “Namuslu, iffetli, zararsız, emre mutî bir kul olmaya çalışıyorum.” demektir. Başımdaki örtüyle uğraşmaktan bıkmamış olanlara diyecek sözüm şudur: “Evet, o bir bez parçası olmanın ötesindedir. Evet, o bir simgedir! Her âyeti tastamam yaşayamasam da, tesettürle ilgili emri dikkate aldığımın bir simgesidir! Nefsimle her hususta savaşmakta olup, bazen zaferler, bazen yenilgiler yaşasam da, bu bez parçası benim, Allâh’ın rızası yolunda yürüyen bir karınca olduğumu haykırmamdır! Tam teslîm, sekînete ermiş biri değilsem de, hâl diliyle, «Ben Müslüman bir hanım olmaya çalışıyorum.» deyişimin simgesidir! Evet! Var mı îtirazı olan!? Başörtüm bir simgedir! Ama birilerinin sandığı gibi bir çıkarın, bir dünyalığın, bir kavganın değil; bir inancın, bir tercihin, bir vicdanın simgesidir! Beğenin veya beğenmeyin, kendi öz tercihimdir, başımdadır ve Allah ayırmasın, hep başımda taç olarak kalacaktır!” Başlarını açanlara diyecek bir sözüm yok… Zîrâ onlar arasında, hâlleri, ibâdetleri, güzel gönülleri ile beni beşe katlayacaklar çoktur. Lâkin her hayra muhtaç olduğumuz bir zamanda, hangi emrin bir ucuna tutunup da itaatkâr olabiliyorsak, o kadar iyidir. Dilerim, onların görünen eksiklerini, benim de görünmeyen eksiklerimi, Rabbim katından bir lutufla tamama erdirsin. Artık, dışarı çıktığımda, herkesin bana baktığını sanmıyorum. İnsanların hâlâ kendi dertleri, sevinçleri var ve açıkçası, başımı örtmem ya da açmam, kimsenin hayatını etkilemiyor. “Başörtülerinizi açın, özgürleşin!” safsatalarıyla çocuk kandırmaya çalışan birkaç kişi, varlığımı hazmedememişse, bu da onların kendi meselesi… Yine de bir Müslüman olarak, bundan kayıtsız kalmıyor, onların “kabızlıkları” için, Hak katından âcil şifalar diliyorum… Vesselâm… Neslihan Nur Türk Şebnem Dergisi, Sayı 37 -38
Sahabeden Amr İbnü’l Cemuh r.a. Hazretleri, İslâm’dan önce Medine’nin önde gelen şahıslarındandı. Ağaçtan yaptığı ‘Menaf’ adlı bir puta büyük saygı duyardı. Üç oğlu ise müslüman olmuştu. Bir gece Amr b. Cemuh’un oğulları, bir arkadaşlarıyla birlikte Menaf’ı yerinden aldılar, götürüp bir lağım çukuruna attılar. Kimseye görünmeden de geri döndüler. Sabahleyin saygı için putuna giden Amr, onu yerinde bulamadı… - Yazıklar olsun size! Bu gece tanrımızı kim çaldı? diye söylenmeye başladı. Bağıra çağıra, çevresine tehditler savurarak putunu aramaya koyuldu. Sonunda onu bir çukurda başaşağı devrilmiş olarak buldu. Kaldırıp temizledi, güzel kokular sürdü ve eski yerine koyarak şöyle dedi: - Bu işi yapanı bir bilebilsem, onu perişan ederdim… Ertesi gece gençler yine putu çalıp, bir gün önceki gibi yaptılar. Sabah olunca adam yine onu aradı ve pislikler içinde buldu. Alıp temizledi, güzelce kokulayıp yerine koydu. Gençler ertesi gece yine aynısını yaptılar. Amr’ın sabrı taşmıştı. Yatmadan önce puta gitti, kılıcı boynuna taktı ve dedi ki: - Ey Menaf! Bu işi sana kimin yaptığını bilemiyorum. Şayet sende bir hayır varsa, al sana kılıç! Artık sen kendini koru! Gençler, yaşlı Amr’ın derin uykuya daldığını anlayınca, putun boynundan kılıcı attılar. Evin dışına götürdüler ve bir köpek leşine bağlayıp bir lağım kuyusuna atıverdiler. Adam uyanıp putunu bulamayınca, yine aramaya başladı. Bu kez de bir lağım kuyusunda, üstelik bir köpek leşine bağlı ve yüzüstü devrilmiş vaziyette buldu. Fakat bu defa onu çukurda olduğu gibi bıraktı ve şöyle dedi: - Vallahi sen tanrı olsaydın, köpek leşine bağlı olarak bu kuyuda böyle bulunmazdın! Amr müslüman oldu. Canını, malını ve çocuklarını Allah yolunda Rasulullah s.a.v.’in hizmetine verdi.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Yeni farkına varıyorum, yıllardır kavramaya yoksun olduklarımın. O’na kavuşunca, yıllardır O’ndan habersiz yaşamanın, O’ndan uzak kalmanın pişmanlığını tadıyorum en derinlerimde. Geçmiş yakıyor âdetâ yüreğimi… Ama “O”, o kadar merhametli ki, bütün kapılar kapansa bile, O’nun kapısı sonuna kadar açık! “İste vereyim, tevbe et affedeyim!” buyuruyor. Artık biliyorum ki, O’ndan başka sığınak, O’ndan başka dayanak yok. Anlayan, dinleyen, gözyaşlarımı dindiren yalnız “O”… İki sene önce Ramazân-ı Şerif’te attım ilk adımlarımı yüceler yücesine. Namaza başladım, şeytanların bağlandığı o mübârek günlerde. Hâlbuki ben, nefsim beni nereye yönlendirirse oraya doğru yol alırdım. Hiç düşünmeden arzularımın peşinden koşardım. İslâmî bir hayattan ve tesettürden çok uzaktım. Ama O’na attığım her adıma karşılık, yeni öğrendiğim her şey beni öylesine etkiliyordu ki… Meselâ Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, kaşlarını alanlar hakkında nasıl düşündüğünü öğrenince bir daha asla aynı hatayı tekrarlamadım. Gittikçe her gün biraz daha değişiyordum. İçinde bulunduğum ortam çok farklıydı. Almanya’da doğup orada yetişmiştim. Arkadaş ortamım genellikle gayr-i müslimlerden oluşmaktaydı ve benim de onlardan hiçbir farkım yoktu. Ama artık içimde öyle fırtınalar kopuyordu ki, bir el sanki çekiyordu beni hızla o içinde bulunduğum ortamdan. Ben değiştikçe, bana en yakın olanlar bile bir bir bırakıyorlardı, yüz çeviriyorlardı benden. O kadar yalnız kalmıştım ki; ne anlayanım vardı, ne de dinleyenim!.. Ama herkesin beni bıraktığında, o yalnızlıkta buldum O’nu… Gözyaşları içerisinde yaptığım her duâda… Ve anladım ki, O’ndan gayrisi yalanmış… Anladım ki, dost olan yalnız Allah imiş… Paskalya tatilinde sadece iki hafta gittiğim bir Kur’ân kursu, ben farkında olmadan bana o kadar çok şey kazandırmıştı ki!.. Selâm vermeyi, elhamdülillâh demeyi, müslümanlar arasındaki kardeşliği orada öğrendim. Bence en önemlisi de ilk defa kesin olarak tesettüre girmeye orada karar verdim. Artık tatil dönüşü, okula başörtülü olarak devam edecektim. Eve gittiğimde ilk işim Allâh ve Rasûlü’nün râzı olmadığı kıyafetlerden, o her gün giydiğim pantolonlardan temizlemek olacaktı dolabımı ve öyle de yaptım. Tek isteğim Allâh ve Rasûlünün hoşnut olacağı bir hâle bürünebilmekti. Biliyordum, birçok zorluklar bekliyordu beni. Belki okula kabul edilmeyebilirdim, alay edebilirlerdi, çevrem ve arkadaşlarım beni kabul etmeyebilirdi. Ama ben bütün bunları göz önüne alarak kimseye haber vermeden, örttüm başımı, teslim oldum Rabb’ime, çıktım yola. Bir kapıyı kapatsa bile Allah; binbir kapıyı açmaya kâdir değil mi? Biz dünyaya imtihan için gelmedik mi? Nasıl olur da engellere, zorlukla karşı tâviz vererek dünyayı âhirete tercih edebilirdim ki? Ben o ilk örtündüğüm günü, ömrüm boyunca unutamam. Kapalı olarak okula gideceğim o ilk gün; kendime bir destekçi, bir arkadaş aradı gözlerim. Sonra birden aklım başıma geldi. Ben yalnız değildim! Her zaman olduğu gibi en büyük yardımcımla çıkacaktım yoluma. Biliyordum, O Allah ki, beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmayacak, ben ne zaman darda kalsam yardımını esirgemeyecekti. Böyle bir destekle yola çıkan, artık neden korkabilirdi ki? Ben bu kararla çıkmıştım o ilk sabah evden ve içimde daha önce hissetmediğim o huzurla, hiçbir tereddüt çekmeden girmiştim okulumun kapısından… Mutluluğum gözlerimden okunuyor, içim içime sığmıyordu âdetâ. Bugün benim bayramımdı! Çocuklar gibi mesuttum. Dünyaları verseler, o gün yaşadıklarımı veremezler, tattıramazlardı bana… Yaklaşık iki senedir okuduğum okuluma, mezun olmama iki ay kala, birden tesettürlü olarak gitmeye başlamam, hâliyle birçok kimseyi şaşırtmıştı. Öğretmenler yanıma gelip: “-Eğer aile zoruyla kapandıysan sana yardım ederiz!” dediler. Fakat bendeki kararlılığı görünce bütün teklifler karşılıksız geri döndü. Zaman zaman öğretmenler, bazen de okul arkadaşlarım, benimle okulumda bulunan diğer müslümanları kıyas ediyorlardı. “-Sen neden böylesin de, onlar öyle değil? Onlar müslüman değiller mi?” gibi sorulara, onların anlayacağı şekilde cevap vermeye çalışıyordum. Fakat onlara cevap verirken; müslüman kardeşlerimin o hâlde olması, kalbimi öylesine yakıyor, öylesine sızlatıyordu ki… Tek isteğim onların da gözlerinin hakikate açılması, onların da iman nimetinin farkına varmalarıydı. Özlem Öztürk Şebnem Dergisi, 12. sayı
İşkodra’nın bir ilçesi olan Koplik’e giderken bir hâdiseyle karşılaştık. Bizi çok etkiledi, bunu sizinle de paylaşmak istiyorum. Arabayla şehrin dışına çıktık. Köy yollarından geçerken karşımıza bir mescid çıktı. Biz, şoförümüzden mescidin önünde durmasını ricâ ettik. Hava çok soğuktu. Baktık, mescidin kapısı aralıktı. İçeriye girdik. Farklı yaşlardan birkaç küçük kız, ellerinde Elifbâ ve Kur’ân-ı Kerim’ler incecik halının üstünde oturmuşlar, o günkü derslerine hazırlanıyorlar. Hocaları daha gelmemiş. En küçükleri 6-7 yaşlarında, beş kişiler… Onlara selâm verdik. Yanlarında biraz durduk, hasbihâl ettik. Onların bu kış günü, ısıtma sistemi olmayan bir mescidde, incecik bir halının üzerinde Kur’ân-ı Kerim öğrenmeye çalışmaları bizi derinden sarstı. Din uğruna bu kadar çile ve fedâkârlığı göze alan bu insanlara, Allah elbette kolaylık verecek, rahmetini esirgemeyecektir. Bir de kendi yaşadığımız topraklardaki maddî imkânlarımız gözümüzün önüne geldi; ve kendi kendimize, “Acaba hangimiz dinimizin kıymetini daha çok biliyor” diye sormadan edemedik. Koplik’ten sonra Progres’te hanımlara bir sohbetimiz oldu. Peygamber Efendimiz’den ve onun mükemmel hayatından bahsettik. Âile hayatını, çektiği çileleri, ahlâkını, fazîletlerini anlattık. Ayrıca İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu, âile ve kızların eğitimin ne derece ehemmiyetli bir konu olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Burada büyük bir hanım cemaat bizi dinledi. Onların aktif olarak dînî hayat ve hizmetlerin içinde yer almasında Hayriye Begü Hanım’ın büyük bir rolü olmuş. Şebnem okuyucuları, Hayriye Hanım’ı yakından tanırlar. Kendisiyle Şebnem Dergisi’nin 9. sayısında bir röportajımız olmuştu. İşte bu Hayriye Hanım, mahalle mahalle, ev ev çevresindeki insanları ziyaret edip onlarla ilgilenmiş, her gönüle giden bir yol bulmuş ve hemen her akşam bir grupla birlikte olarak büyük bir müslüman hanımlar cemaatinin oluşmasına öncülük etmiş. Allah kendisinden râzı olsun, hizmetlerini meşkûr eylesin. Progres, Altınoluk’un Arnavutçası olan Etika’nın hazırlandığı bir mekân… Arnavutluk hizmetlerinin merkezlerinden bir tanesi… Burada konferans salonu, kütüphane, bilgisayarlar vb. sosyal imkânlar da mevcud. Bu vesileyle Arnavutluk’ta emeği ve hizmeti bulunan herkesi tekrar minnet ve şükranla anıyoruz. Bu konferans ve sohbeti müteâkip yakından tanışma fırsatı bulduğumuz bir hanımefendiden bahsetmek istiyorum. Kendisi, görüşleriyle yaşayış ve âile hayatıyla bizi çok etkiledi. Geçen sayımızda ismini duyurduğumuz Anila (Amine) Hanımefendi ile sizleri tanıştırıp aradan çekiliyorum: Kendisi İşkodra İmam Hatip Lisesi’nde matematik öğretmeni… İslâmiyet’i yaşamaya başlamadan önce, sadece adı Müslüman olanlardan… Ama İslâmiyet’i gerçek mânâsıyla öğrenip yaşamaya başlayınca hayatı tamamen değişmiş. Her Pazartesi-Perşembe mutlaka oruç tutan ve gece namazlarını hiç aksatmayan Anila Hanım, birçok talebesinin de namaza başlamasına vesîle olmuş. Okulun en çok sevilen hocahanımlarından… Bize kendinizi tanıtır mısınız? İsmim Anila Barbaroşi. 35 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. İşkodra İmam Hatip’te matematik öğretmeniyim. Üç sene önce dinimi yaşamaya başladım. Fakat her geçen gün yeni bir şeyler öğrenerek İslâmî yaşayışımda ilerlemeye gayret ediyorum. Sizin dinimizi yaşamanıza vesîle olan hâdise nedir? Şefkat ve merhamet duygusu, bence bir müminin en önemli vasfı olmalıdır. Bu duygularım, ben dinimi yaşamaya başlamadan önce de ruh dünyamda çok ağır basardı. Yine İslâm’ı yaşamaya başlamadan önce de Allâh’ın birliğine inanıyordum. Mesela yılbaşı kutlamalarına katılmaz, banyo yapar bir kenara çekilir ve sadece Allâh’ın birliğini düşünürdüm. 6 sene önce İmam Hatip’te vazifeye başladım. Orada bir talebem vardı, okulun en başarılı talebesiydi. Kapalı bir öğrencimizdi. Dersine girdiğim ilk zamanlardan itibaren bende farklı bir şeyler sezmiş. Benim gibi merhametli bir insanın, İslâm’dan uzak bir hayat içinde olması onu çok üzüyormuş. “İnsan bilmediğinin düşmanıdır.” derler ya, o, bana yaklaşmaya çalıştıkça ben ona karşı çıkıyordum. Ama sonra pes ettim. Ve ona teslim oldum. Asıl sebep talebem oldu, ama sonra kendim araştırmaya başladım. Önce sûreleri ezberlemeye başladım. İlmihal kitabına bakarak namaz kılmayı öğrendim. Tabiî bu önceleri çok zor oldu benim için… Biz, o zaman dört kişi, bir odanın içinde yaşıyorduk ve hâmileydim. Eşimin âilesi de evin diğer odalarında yaşıyordu. Onlardan hiçbiri İslâm’ı yaşayan insanlar değildi. Evde namaz kılacak bir yer bulamayınca evin bodrum katına indim. İlk namazlarımı orada kılmaya başladım. Onlar, bütün hayatım boyunca kıldığım en güzel namazlardı. Orada bulduğum mânevî heyecanı, başka yerlerde tam mânâsıyla bulamadım. Bu arada İslâm’ı anlatan kitaplar okumaya başladım. Okuduğum şeyden kalbim tatmin olunca, hemen yaşamaya başlıyordum. Okuduğum bir kitapta gece namazının fazîleti anlatılıyordu. Ondan sonra da gece namazlarına başladım. Bazen kendi talebelerime de söylüyorum: “–Eğer size gece kalkıp yapılacak bir iş söylense, bunu yapınca da bin euro verilecek olsa ne yapardınız? Hemen kabul ederdiniz değil mi? Allah Teâlâ ise, o bin eurodan daha kıymetli ecirler veriyor. Cenâb-ı Hak, gece o vakitte kullarını görmek istiyor, onların istediklerini vermek istiyor. Ama insanlar arkasını dönüp yatıyorlar. Bunu düşününce Sübhânallâh, İnsan, Rabbinin dâvetine nasıl gafil kalır.” diyorum. Çevrenizdekilere İslâm’ı nasıl tebliğ etmeye başladınız? İslâm’a dönmesini istediğim ilk kişi, benim öz annem olmuştur. Onun kalbini tanıdığım için, ahlakını bildiğim için, onun İslâm’dan uzak olmasına çok üzülüyordum. Gerek annemle ilişkimde, gerek talebelerime karşı muâmelelerimde, İslâm’ı anlatırken hep yumuşak davrandım. Ama onlar benden, dinimin dışında bir şeyler istediklerinde sertleştim ve tâviz vermedim. Annem şimdi beş vakit namazını kılıyor elhamdülillaâh… Bütün talebelerim de namaza başladı. Sadece beş vakit değil, hepsi gece namazına da kalkmaya başladılar. Hepimiz Pazartesi, Perşembe oruçlarımızı beraber tutuyoruz. Bir taraftan da Kur’ân-ı Kerîm öğrenmeye başladık. Şimdi düşünüyorum da, İslâmsız yaşadığım her an bana değersiz geliyor. Yaptığım her işi, Allah rızası için yapmıyorsam, bana değersiz geliyor. İslâm’la buluştuğumdan beri kendimde büyük bir enerji görüyorum ve hep okumaya gayret ediyorum. İslâm sayesinde insanları daha fazla etkilediğimi düşünüyorum. Eşiniz, çocuklarınız da sizin gibi dini yaşamaya başladılar mı? Üç çocuğum var. Oğlum 11 yaşında, beş vakit namazını kılıyor. Bazen cemaatle namaz kılabilmek için okuldan kaçıyor. Kızım altı yaşında sûreleri okumaya başladı. Küçük oğlum ise, iki yaşında, ama dört sûre biliyor. Yaşadıklarım içinde bana en zor gelen eşimin tesettüre girmeme izin vermemesi… O, namazıma, orucuma karışmıyor, fakat örtünmemi istemiyor. Dua ederseniz inşallah bir gün bu da olur. Ben iki sene önce, uzun etek ve uzun kollu gömlek giymeye başladım. Bunda bile çok tepki gördüm. Gerek kendi akrabalarım, gerekse kocamın akrabaları çok karşı çıktılar. Sonra plaja gitmemeye başladım. En son plaja gittiğimde, kendimi çok kötü hissetmiştim. Kendimi saklamak, bir şeylerle örtmek istedim. Bu da son oldu, bir daha hiç gitmedim. Aslında insanda o utanma duygusunun olması şart… Bence bir müslümanın en önemli özelliklerinden birisi utanma duygusunun olmasıdır. Çocuklarınız maşallah çok küçük yaştalar. Fakat muntazaman namazlarını kılıyor ve sûreleri ezbere biliyorlar. Onlara nasıl namazı anlattınız, nasıl sevdirdiniz? Namaz kılmaya başladığım zaman kızım üç yaşındaydı. Önce ben namaz kılarken üstüme çıkıyordu, rahat vermiyordu. Bilirsiniz çocuklar, her şeyi taklitle öğrenirler. Kısa bir süre sonra beni taklit etmeye başladı. Çocuklar için dinimiz anlatan “cd”lerden aldım. Televizyon izlemiyorduk artık… Cd’leri beraber izliyorduk, ben de onların anlayacağı şekilde yavaş yavaş anlatıyordum. Kızım bir gün: “–Ben de namaz kılarsam Rabbim beni de sever mi?” diye sordu. Ben de: “–Tabii ki sever. Hem de çocuk olduğun için daha çok mükafat verir; içini de, dışını da güzelleştirir, iyi bir insan olursun.” dedim. Namazını kılar kılmaz hemen aynanın karşısına geçip “Acaba daha güzel oldum mu?” diye bakıyor. Ayrıca başörtülü kızları çok seviyor. Onları sokakta bile görse tanımasa da koşup sarılıp öpüyor. Oğlum ise, ben namaza başladığımda sekiz yaşındaydı. İslâm’ı, onunla beraber yaşamaya başladık. Oğlum biraz daha büyük olduğu için, onun arkadaş seçimine dikkat ettim. Benim İslâm’ı yaşamama vesîle olan talebemin bir nişanlısı vardı. Onunla görüşmesini sağladım. Çünkü O, İslâm’ı yaşamayı seven, gayretli bir müslümandı. Eşimin bir akrabası var. O da İslâm’ı yaşadığı için akrabaları onu dışlıyorlar. Oğlum, bu ikisiyle arkadaşlık kurup onlarla sohbet etmeye başladı. Bunun dışında ben okuduğum kitapları oğluma veriyordum. Anlayamayacağı yerleri, onun anlayacağı şekilde izah ediyordum. Geçen sene bir hocaya sordum: “–Benim oğlum imam olabilir mi? Böylece biz evde beraber cemaatle namaz kılsak!” diye… “–Yaptığının farkındaysa, aklı başındaysa kıldırabilir.” dediler.[1] Çok sevindim. Oğlum, beni en fazla tenkid eden kişidir. Çünkü bazen onu sabah namazına kaldırmıyorum. Kaldırmadığım zamanlar bana çok kızıyor. Benimle beraber Pazartesi-Perşembe günleri oruç tutmak istiyor. Abdest alırken çocuklarıma cevap verince hemen beni uyarıyor: “–Abdest alırken konuşma!..” diyor. Bazı şeyleri benden daha iyi öğrendi. Aslında onun için dini yaşamak daha zor… Okulunda neredeyse dinini yaşayan hiç kimse yok. Okulunda dindar bir tane öğretmeni var, sabahları o öğretmeninin yanına gidip kulağına eğilip: “–Selamün aleyküm.” diyor. Diğerlerinden kendisini saklıyor. Ben de sıkı sıkı dikkatli olmasını tembihliyorum, çünkü bizim etrafımızda hep din düşmanları var. Oğlumun geleceğini bilemem, ama dinini iyi öğrenip, İlahiyat Fakültesi’ni bitirmesini isterdim. İslâm, anne olarak benim işimi çok kolaylaştırdı. İslâm’da, bir ebeveynin evladına vermek istediği her şey, emir ve yasak olarak belirlenmiş. Ben İslâm’ı bir yarışma olarak düşünmeye başladım. Kimler daha çok sevap kazanırsa, yarışmayı onlar kazanacak… Her gece yatmadan önce kendimize sormalıyız, “Biz, bugün Allah için kazandık mı? Yoksa kaybedenlerden mi olduk?” diye… Ben şimdiden Allah için yaptıklarımın karşılığını görmeye başladığımı hissediyorum. Talebelerimle konuştukça, daha çok kitap okuyup öğrenmeye ve yaşamaya gayret ediyorum. Çünkü her gün daha başka sorular soruyorlar. Duâ ederken de tek kendi talebelerim ve yakınlarım için duâ etmiyorum. Düşmanlarım için de dua ediyorum: “–Yâ Rabbi! Bana güzel ilim ve yaşama gayreti ver ki, düşmanlarımın kalbine de girip onlara da İslâm’ı anlatabileyim.” Âmine ismini neden seçtiniz? Aslında ben seçmedim. Oğlum bir gün yanıma geldi: “–Biz öldüğümüz zaman kendi isimlerimizle çağrılacakmışız. Neden bana güzel bir isim vermedin?” dedi ve sonra da: “–Ben artık ismimi değiştiriyorum, kendime Muhammed ismini veriyorum.” diye ekledi. Ardından benim ismim problem oldu. Yok Hatice olsun, Âişe olsun derken, oğlum: “–Peygamber Efendimiz’in annesinin ismi «Âmine», senin ismin de Âmine olsun!..” dedi. Aslında oğluma benim isim vermem gerekirken o bana isim vermiş oldu. Elhamdülillah… Birçok insan ezân okunan minarelerin altında yaşıyor, ancak namaz kılmıyor; tesettüre girebileceği bir ortama sahip, fakat örtünmüyor. Bu durumda olan kardeşlerinize neler tavsiye etmek istersiniz? Estağfirullah, ben kimim ki, müslümanlara böyle bir konuda tavsiyede bulunayım. Benim de eksiklerim, hatalarım var. Ancak bu konuda kendi düşüncelerimi ve hissettiklerimi söyleyebilirim sadece… Biraz önce sizin de, Peygamber Efendimiz ile ilgili seminerde bahsettiğiniz gibi, her insanın doğru bir örneğe ihtiyacı var. Ben de hayatımda ne bir siyasetçiyi, ne de bir sanatçıyı örnek aldım. Kendi fıtratımı, duygu ve düşüncelerimi, kısacası kendimi Allah’ın Rasûlü’nde bulduğum kadar hiç kimsede bulamadım. Hayatlarında huzur arıyorlarsa, Peygamber Efendimiz’e yönelsinler. Ben hayatım boyunca aradığım her şeyi O’nda buldum. Ben talebelerime de hep söylüyorum: “–Başka şeylerle uğraşmayı bırakın!.. Kendinizi tanıyın. On dakikalık tefekküre dalarsanız, nereden geldiğinizi, varlığınızı düşünürseniz çok fazla bir ilme bile gerek kalmadan hemen İslâm’ı bulabilirsiniz.” diyorum. Kendilerinden bol bol Kur’ân okumalarını istiyorum. Okudukça aradığınız her şeyi bulacaksınız. On yaşında da olsan, yirmi yaşında da sana cevap verecektir. Onun için Kur’ân’a ve Peygamberimize sarılan aradığı huzuru bulur. Bundan sonra hayatınızdaki hedefleriniz nedir? Elhamdülillah seçtiğim yoldan emînim. Etrafımdaki insanlardaki yanlışlıkları gördükçe, İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu düşünüyorum. Bunlar benim imanımı arttırıyor. Bu dünyada ne kadar misafir olduğumu düşünürsem, imanım ve azmim de o kadar artacaktır. Şimdi en büyük isteğim, bir kere hac veya umre yapabilmek… Ama buradaki maddî imkânlarla çok zor… Haccı okuduğum her zaman çok heyecanlanıyorum. Kendimi oralarda hissediyorum. Bu röportajı okuyan kardeşlerimin de bu konuda bana çok duâ etmelerini istiyorum. Sizinle tanıştığımız için çok mutlu olduk. İnşâallah bu röportaj, sizin haccınıza vesile olur. Ve nice hidâyetlere vesile olmanız duâsı ile… Halime Demireşik Şebnem Dergisi, 38. sayı [1]Normalde bir insanın namaz kıldırabilmesi için âkıl-bâliğ olması şarttır. Büluğa ermemiş birisinin kıldırdığı namaz, kendisine farz olmadığı için; kendisine ibadetin farz olduğu birisine imamlık yapması doğru değildir. Burada söylenen şey, bölge şartları göz önünde bulundurularak talime yönelik bir cevazdır. Okuyucularımızın bu hususu göz önünde bulundurmasını önemle istirham ederiz.
Hidâyet… Cenab-ı Hakk’ın bazı kullarına rahmet deryasından sunduğu “bir testi su” gibidir âdetâ… Hidâyet, rahmet bulutlarından bir sağanak yağmur hâlinde yağar yüreklere… O taştan da katı olan yürekler, artık bir gül bahçesine dönmüştür! Kimileri bu bir testi sudan kana kana içerek ötelere yelken açarken, kimilerinin maâlesef bundan nasibi yoktur. İşte Aksana (Hira) kardeşimiz de, bu gül bahçesine girenlerden biri… Haydi gelin hidayet öyküsünü hep beraber O’nun dilinden dinleyelim. -Hira Hanım, önce bize kısaca kendini tanıtır mısın? Eski adım, Aksana Sigaçova… 25 yaşındayım. Rus bir anne ve Yahudi bir babanın ikinci kızı olarak İjevsk’te doğdum. Evli ve bir çocuk annesiyim. Aynı zamanda tıp fakültesi öğrencisiyim. 4 yıldır Moskova’da yaşıyorum. Müslüman olduktan sonra “Hira” adını aldım. -İstersen, senin bu ilginç hidâyet hikâyene en başından başlayalım. Bize, seni adım adım hidâyete sevk eden hâdiseleri anlatır mısın? 5 yaşımdayken annem ve babam ayrıldılar. Ben ve diğer iki kız kardeşim, çok iyi bir insan olan anneannemin himayesinde büyüdük. Çocukluğumda ne sık sık bizi ziyaret ederek ilgilenen annem, ne anneannem, ne akrabalarım, ne de okuduğum okul bana bir din eğitimi verdi. Zaten din eğitiminin yokluğu, insanların çoğunun dînî esasları dikkate almayan ve nefislerini tatmin etmeye dönük bir hayat tarzı benimsemelerine yol açmış idi. Hatta okulda Sovyet rejimi, “ateizm” ve “sosyalizm” propagandası yapmakta, insanları ve kâinâtı Allâh’ın yarattığını inkâr eden Darwin Teorisi okutulmakta idi. Darwin Teorisi, biyolojiye olan olağanüstü merakımdan dolayı beni derinden etkilemişti. 15 yaşıma kadar ateist olarak yaşadım. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla oluşan serbest ortamda, gerek Hıristiyanlar ve gerekse Müslümanlar dinlerine sahip çıkmaya ve sarılmaya başladılar. Annem de bizi zaman zaman Pazar âyinleri için kiliseye götürmeye başlamıştı. Yine bir Pazar günü kiliseye gitmiştik. Ben dinimi bilmediğim için gitmekte isteksiz davranıyor, fakat annemi de kıramayacağım için onunla beraber gitmek zorunda kalıyordum. Annem, kilisede mum yakıp teslis inancını sembolize eden ikonların önüne koymamı istediğinde, ona bunu ne için yaptığımızı ve hangisinin önüne koymam gerektiğini sordum. Bana tam bir cevap veremedi. Bunun üzerine annemin de dinimiz hakkında bir şey bilmediğine kanaat getirdim. Ve bu sorunun cevabını düşünerek kendim bulmaya karar verdim. Düşündükçe daha farklı sorular çıkıyordu karşıma. Mum yakıp kilise ikonlarının önüne koymadan yapılan bir duâ kabul olamaz mı idi? Kilise olmayan yerlerdeki Hıristiyanlar ne yapacaktı? Âcilen yapılması gereken duâlar için Pazar gününü beklemek, ya da mutlaka kiliseye mi gitmek gerekliydi? Allah ile kulları arasında direk bir bağlantı olması daha doğru değil miydi? Hıristiyanlar olarak neden Müslümanlar gibi evimizde ibâdet yapamıyorduk? Bu gibi sorular, çocuk aklımı kurcalamaya başlamıştı. İşte Hıristiyanlığı ilk sorguladığım an, bu an idi. Aklıma, diğer dinlerin bu hususlarda ne içerdiği sorusu da gelmişti. Aslında aklımı kurcalayan birkaç husus daha vardı: Allâh’ın çocuğu olabilir miydi? O zaman Allah, bir anne olmalı değil miydi? Papazların, bizlerin günahlarını bir çırpıda affetmesi kabul edilebilir bir şey miydi? Yani daha işlemediğimiz bir günah için bile affedilme garantisi vardı. Bu nasıl bir adâletti? Her isteyen affedildiğine göre “suç” diye bir mefhum olamazdı. Bir insanın malı, canı ya da hakkına tecâvüz edilmesini, diğer bir insan nasıl affedebilirdi? Papazlara bu hakkı kim vermekteydi? Pekâlâ cennet ve cehennem kimler içindi? Bu durum “cennet” ve “cehennem” kavramlarının mânâsını yok etmiyor muydu? Fakat bu sorular, sadece kiliseye gittiğimiz Pazar günleri aklıma geliyordu. Sanırım o dönemlerde bunları olduğu gibi kabul etmem dışında, pek de bir alternatifim bulunmadığı için sorulara tatmin edici cevaplar bulamamak beni fazlaca rahatsız etmemişti. 2001 yılı yazında, kız kardeşim Natalya ile beraber Türkiye’ye tatile gitmiştim. İstanbul’da tanıştığım bir Türk ile evlendim. Evleneceğim zaman kayınvalidem, nikâh öncesi Müslüman olmamı istedi. Benim için Hıristiyan ya da Müslüman olmak hiçbir şey ifade etmiyordu. Müslüman olmak için ne yapmam gerektiğini sordum. Kelime-i şehâdet getirmemin yeterli olacağını söylemeleri üzerine kelime-i şehâdeti, mânâsını dahî bilmeden telaffuz ederek Müslüman oldum. Sadece adım Müslüman olmuştu. Yaşantımızda değişen bir şey yoktu. Açıkçası ben, bu durumu biraz yadırgamış idim. Biz Hıristiyanlar ile eşimin âilesinin yaşantısı arasında örf, âdet ve töresel birtakım farklar dışında, çok büyük bir fark göremiyordum. Kısacası eşim ve âilesi, Türk toplumunun çoğunluğunun aksine dindar değillerdi. Tabiî ki, bu dönemde kocamın dine yakın veya uzak olması, benim için bir önem arz etmiyordu. Müslüman oluşumla birlikte yeni dinimi merak etmeye başladım. Bu merakım, bu dini yaşamak isteyişimden değil, sadece büyük ve kadîm bir din olan İslâm hakkında hiçbir şey bilmememden kaynaklanıyordu. Bize misafirliğe gelen komşu, akraba ve tanıdıklar bu konulara girmiyor, daha ziyade Rusya’yı, Rusya’daki hayatı ve Sovyetler Birliği döneminin komünist rejimini merak ediyorlardı. Fakat komşularımızdan Sümeyra çok farklı idi. O, diğerlerinin aksine başörtülüydü. Ben, hâlinden ve kıyafetinden onun İslâmî esaslara uygun bir hayat sürdürdüğünü anlamıştım. Önceleri onun bana başımı örtmem, namaz kılmam ve İslâmî ölçülere göre yaşamam gerektiği konularında sıkıcı telkinlerde bulunacağını sanmıştım. Hatta onun söyleyebileceklerine karşı kendimi savunmak hususunda hazırlanmıştım. Fakat Sümeyra örnek bir tebliğ üslûbu kullanarak, öncelikle Allâh’ın varlığı ve birliği konusunu düşünmemi önerdi. Bunu aklımı kullanarak bulabileceğimden, buna tam olarak inanmadan ibadet yapmak konusunda bir motivasyonumun olamayacağından bahsediyordu. Haklıydı da… Aklı iknâ, kalbi tatmin olmamış bir insan, yüzde yüz saflıkta inanmadığı bir şey için birtakım fedâkârlıklar gerektiren ibadetleri yapamazdı. Sümeyra İslâmiyet’e başka bir açıdan bakmamı sağladı. Daha ziyâde ben sordukça anlatıyor, beni ürkütmemeye gayret ediyordu. Bana, düşünerek Allâh’ı bulmayı öğretti. Kâinâttaki her şey, niçin ve kime hizmet için yaratılmıştı? Kime hizmet etmekteydi? Biz ne için yaratılmış idik? Bu soruları soruyor ve cevaplandırıyordu. İzahları, bana mantıklı ve tutarlı geliyordu. Artık ben de düşünmeyi öğrenmiştim. Öğrenmiştim, zira hiçbir canlıya verilmeyen akıl, biz insanlara verilmişti. Aklımı kullanmamın zamanı geldiğini düşünüyordum. Artık İslâm, benim için basit ve faydasız bir din olmaktan çıkmıştı. -Hira Hanım, seni İslâm’a tam olarak ısındıran, yönünü İslam’a çeviren hâdise ya da dönüm noktası neydi? Ne oldu da, hiç kimse seni Müslümanca yaşamaya zorlamazken sen İslâmî bir hayat tarzına geçmeye karar verdin? Müslüman olmuş idim, ama tam bir Müslüman değildim. Anladığım kadarı ile Sümeyra kendisini sorumlu hissetmiş ve benimle ilgilenmeye başlamıştı. Hayatın amacının ne olduğunu düşünmemi istiyordu. Bana, düşündüğüm takdirde hakikati kendimin de bulabileceğini söylüyordu. Bana Kur’ân’da birçok yerde akletmemiz, düşünmemiz ve tefekkür etmemiz gerektiğinin bildirildiğini söylemişti. Yine Kur’ân’da kâinâtın ve canlıların akıl sahipleri için Allâh’ın varlığı ve birliğine işaret eden delillerle dolu olduğunun yazıldığını söylüyordu. Bir ara kendimi düşünceye verdim. Bir nevi inzivâ süreci başlamıştı. Beni ve bu kâinâtı kim yaratmıştı? Yaratmasının sebebi neydi? Öldükten sonra bir hayat var mıydı? Âhiret hayatı olmayacaksa, bu bazı insanlar için bir haksızlık, bir adâletsizlik değil mi idi? Tüm hayvanlar, bitkiler, güneş, denizler, yağmur, rüzgar… yani Kur’ân’ın ifâdesiyle “yer, gök ve her ikisi arasındakiler” insanlara hizmet etmekte ve insandan daha üstün bir canlı bulunmamaktaydı. Bu nimetleri verenin, gelecekte bizlerden hesabını sormaması mümkün müydü? Artık zaman buldukça Sümeyra’ya gidiyor, bulamadığım cevapları ondan dinleyerek rahatlıyor ve tatmin oluyordum. Bir ara Kur’ân-ı Kerîm’de neler yazılı olduğunu merak ettim. Acaba bizi yaratan, bize ne söylüyordu? Sümeyra aradığım cevapları orada bulabileceğimi söylemişti. Bazı komşular aralarında zaman zaman toplanıp Kur’ân okuma toplantıları yapıyorlardı. Onlara, “Okuduğunuz bu sûrede ne anlatılıyor?” dediğimde bana bilmediklerini söylemeleri beni çok şaşırtmıştı. İnsanlar neden bilmedikleri bir şeye, bu derece hürmet etmekte ve değer vermekteydiler? Daha doğrusu bu kadar değer verdikleri bir şeyin mânâsını, okuma imkânları olduğu hâlde, bunu neden yapmıyorlardı?! Sanırım, bazı şeyler zamanla örf ve gelenek hâline gelmişti. Dinin kısmen zor vecîbelerini yerine getirmekte gevşek davrananların, Kur’ân’ı sadece Arapça’sından okuyarak veya birtakım iyiliklerde bulunarak dînî bir vecibe îfâ etme huzuru ile rahatladıklarını, psikolojik bir tatmine vardıklarını düşündüm. 2 yıldır Türkiye’deydim ve Rusya’daki âilemi çok özlemiştim. Kocamın da rızâsını alarak kısa bir süreliğine Rusya’ya döndüm. İçimdeki ateş hâlâ dinmemişti. Hemen bir câmiye giderek Rusça Kur’ân meâli aldım ve okumaya başladım. Annemin beni delirmiş olarak nitelemesine yol açacak derecede Kur’ân meâli okuyordum. Özellikle kimleri, hangi amellerinden dolayı âhirette ne gibi bir akıbetin beklediğini anlatan cehennem ile ilgili âyetler beni derinden sarstı. Çok irkildim. Artık bir karar vermem gerektiğini düşündüm. Annemin tepkisinden çok çekinsem de, bu ikileme bir son vererek Allâh’ın istediği şekilde yaşamayı seçtim. Rusya’dan, Türkiye’deki eşime telefon açarak yeni tercihimi kendisine bildirdim. İslâmî bir hayat tarzı sürdürmemesi hâlinde kendisiyle olan evliliğimizin sürmesine pek sıcak bakmadığımı anlattım. Müslüman’ca bir yaşantıyı reddettiği için onunla ayrılmak zorunda kaldık. -Ayrıca senin gibi İslâmiyet’i sonradan tercih eden iki kız kardeşin var. Natalya ve İlona’nın Müslüman olmasında senin İslâmiyet’i seçmiş olmanın tesiri var mı? Bu konuda neler söyleyeceksin? Türkiye’den döndükten sonra İslâmiyet’i kabul ettiğimi, ilk olarak kardeşim Natalya’ya anlattım. Ona, Allah ve âhiretten bahsettim. Özellikle “Esmau’l-Hüsnâ” denen Allâh’ın 99 sıfatının her birini ona şerh ettim. Yani onun aklındaki “Allah çok büyük ve yücedir.”den öteye geçmeyen “Allah” kavramını daha açık ve net bir şekle sokmak istedim. Allâh’ı, ona hiç anlatılmayan yönleriyle tanıttım. Yaratıcısının kim olduğunu ve O’nun nelere muktedir olduğunu anlamasını istedim. Ufkunun açılması ve hakîkati görmesi için çalıştım. Geleceğini düşünmesi gerektiğini söyledim. Kardeşim Natalya (Medine) Hazret-i Ebubekir misâli bir teslimiyet ile bana güvendi ve itirazsız İslâm’ı kabul etti. Natalya’nın İslâmiyet’i seçmesi, bana diğer kardeşim İlona’yı (Meryem) da bu güzel yola dâvet etmem noktasında güç verdi. Ama kardeşim bu dâvete icâbet etmedi. Bir süre sonra evlendim ve Moskova’ya taşındım. Kocam Andrey (Abdullah) benden 10 yıl önce Kur’ân meâli okurken etkilenerek Müslüman olmuş biriydi. Kardeşim İlona’nın neler kaçırdığının bilincinde olmamasına üzülüyordum. Onun da hidâyete ermesi için kendisine Moskova’dan defalarca mektup gönderdim. Fakat yine bir netice alamamıştım. Bizde misafir olarak kaldığı bir haftalık ziyâreti esnasında İslâmî yaşantımız ve değişen âile ortamımızdan etkilenerek, o da kendiliğinden Müslüman oldu. -Peki anne, baba, kardeş ve akrabaların Müslüman olmanı nasıl karşıladılar? Onlarla şimdiki ilişkilerin ne durumda? Annem; ben ve kardeşim Natalya’nın Müslüman olmasına çok ciddî reaksiyon gösterdi. Annem bir müddet diretti, fakat üçüncü kardeşim İlona da İslâm’ı tercih edince, kararlılığımızı görüp bizi yolumuzdan çeviremeyeceğini anladı. Artık bundan sonra bizi kendi hâlimize bıraktı. Ben ve Natalya, Müslüman eşlerle evlenip annemden ayrıldıktan sonra ise, aramızdaki bu gerginlik azaldı. Onun bu durumu kabul etmesinin kendi açısından ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Annem ile hâlâ görüşmekteyiz. Ben, onu çok seviyorum. Onun da bir vesîle ile hidâyete ermesi için çok duâ ediyorum. -Hira hanım, bir Müslüman olarak Moskova’da, bir başka deyişle Müslüman olmayan bir toplum içerisinde Müslümanların dinlerini yaşamaları noktasında karşılaştığın zorluklar nelerdir? İslam’ı tercih ettikten sonra en çok hangi hususlarda zorlanmaya başladın? Rus halkının pek de alışık olmadığı İslâmî giyim tarzı ve başörtülü hanım imajı, buradaki Müslümanların en büyük meselesi!.. Halkımızda bu konuda eskiden bu yana devam eden bir önyargı mevcut!.. Bunu kırmak sanıldığı kadar kolay değil… Caddede, metroda ya da markette tüm gözlerin devamlı size çevriliyor olması, rahatsız edici elbette. Fakat buna alıştık. Her geçen gün insanların da buna alışacaklarını düşünmekteyim. Aslında birçok mesele, her büyük şehirde karşılaşılan meselelerden… Zorluk olmadan kolaylık da olmuyor. Sabretmek gerekiyor. Bildiğiniz gibi Kur’an’da “Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara, 153) ve “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (el-İnşirah, 6) buyrulmakta… -İslâmiyet’i tercih ettikten sonra, yeni dininde seni şaşırtan, seni etkileyen ve hayran bırakan şeylerle karşılaştın mı? Daha doğrusu İslâm’ın hangi yönünü en çok beğendin? Bu hususta üç şey söyleyebilirim: Müslüman olduktan kısa bir süre sonra Ramazan ayı girmişti. Müslümanlar hiç beklemediğim şekilde birbirine yardım ediyor, ikramda bulunuyor, derdi olana çare olabilmek için aralarında organizasyonlara gidiyor, hayırda âdetâ yarışıyorlardı. Bir çoğunun durumu, pek de iyi olmamasına rağmen elindekinin bir kısmını ihtiyacı olan bir diğerine gözünü kırpmadan veriyordu. Kendi nefsi için yaşamaya alışmış bir toplumdan gelmiş olmam münasebeti ile bu bende çok büyük bir şaşkınlık ve hayret uyandırmıştı. İkinci olarak; günahları affeden, ama kendileri de insan olan ve günahlar işleyebilen papazların, Allah adına bu bağışlamayı yapmalarını hiç kabul edemiyordum. Bunun aksine İslam dininde “zerre kadar da olsa yapılan her hayır ve şerrin hesabının görülecek olduğunu” (el-Zilzâl, 7-8) öğrenmek, bende Allâh’ın ne kadar âdil ve yüce bir yaratıcı olduğu noktasında derin bir hayranlık duygusu uyandırmıştı. Artık bir kez daha kesinlikle doğru yolda olduğumu düşünmüştüm. Son olarak Müslümanların devamlı olarak, Allâh için bir şeyler yapmaları beni çok etkilemişti. Müslümanlar her şeyi âhirete göre tasarlıyordu. Yalan söylemekten, hırsızlık yapmaktan, başkasının hakkını yemekten ve adâletsizlik yapmaktan uzak duruyorlardı. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, sadaka veriyor, nasihatlerle dolu sohbetlere iştirâk ediyor, Allâh’ı zikrediyorlardı. Hatta sorumlu olmadıkları hâlde sünnet ve nâfile ibâdetlere de teveccüh gösteriyorlardı. Elbette bütün Müslümanlar, İslâm’ı bu derecede yaşamıyor, ama yaşayanların oranı çok fazla!.. Hatta namaz kılmayanların ve dininin gereklerini pek de umursamayanların çoğunda bile bunlar belli oranda mevcut… Yani İslâm, hayatın en ince anlarına kadar yayılmış durumda… Küçücük şeyler dahî Allâh’ın rızasını kazanmaya endekslenmiş. Yoldaki bir taşı, insanlara eziyet vermesin diye kaldırmak veya bir hanımın akşamları kocasını güleryüzle karşılayıp önüne güzel bir sofra kurması dahî Allâh’ın râzı olması için yapılıyor. Bu ve benzerleri de beni etkileyen şeyler arasında… Böyle bir din, hangi insanı etkilemez. Akıllı bir insan, İslam’dan nasiplenmemişse, bence bunun sadece bir açıklaması vardır; o insana ulaşılıp bu güzellikler kendisine güzelce anlatılmamıştır. Hıristiyanlarda böyle bir yaşantı, maalesef yok. Herkes, kendi menfaati için yaşıyor. Diğerinin derdiyle pek ilgilenen yok. -Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında neler söylemek istersin? Öncelikle O’nu çok sevdiğimi söyleyeyim. Çünkü kendimi sorumlu hissederek kardeşlerim ve annem başta olmak üzere birçok kişinin hidâyete ermesi için çalıştığım ve bunun ne kadar zor olduğunu anladığımda hep O’nu düşündüm. O yüce insan, hayatı boyunca bu zor vazifeyi icraya çalışmıştı. Size bu dâvetler esnasında karşılaştığım tahammülü zor güçlükleri anlatmayacağım. Ama O’nun bu yolda çektiklerini okurken hep gözlerim dolar. O’nu anlayabilmenin, O’nun yolundan gitmekle daha kolay anlaşılacağını söylemek isterim. Düşünebiliyor musunuz? Hayatınızda örnek alabileceğiniz, hayran kalarak değer verdiğiniz, kendisi gibi olmak istediğiniz hiçbir insan yokken, karşınıza hayal dahî edemeyeceğiniz derecede mükemmel bir insan bir “üsve-i hasene” çıkıyor. Bunu kelimelerle anlatmak, sizce ne kadar mümkün? O bizim için bir ideal ölçü!.. Bence O’nu Kur’ân’dan sormalı. Kur’ân’da O’nun hakkında söylenenleri düşünürsek, O’nu ne kadar sevmemiz gerektiğini daha iyi anlayabiliriz. -Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini defalarca okuduğunu söylemiştin. Seni en çok etkileyen âyetler ya da sûreler hangileri oldu? Belirli bir âyet ya da sûre ismi zikretmek, Kur’an’ın bütününe saygısızlık olur. Onun her âyeti birbirinden etkili… Fakat Fâtiha Sûresi’nin benim üzerimdeki tesiri bambaşka olmuştur. O bir öz!.. Her şeyi özetliyor. Bir de Allah -celle celâlühû- kimlerin âkıbetinin ne olacağını belirtirken, cehennemden ve oraya girenlerin hâllerinden bahsediyor. Bu da beni hep ürpertmiştir. Aklımda olan birkaç âyeti de söyleyeyim isterseniz: “Andolsun ki, «Allah ancak Meryem oğlu Mesih’tir» diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih, «Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a kulluk edin; kim Allâh’a ortak koşarsa, muhakkak, Allâh ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.» demişti.”(el-Mâide, 72) “Andolsun ki, cehennem için de bir çok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gâfillerdir.” (el-A’râf, 179) “Size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan birtakımı Allah’ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlardı. Münâfıklar, inananlarla karşılaştıkları zaman, «İnandık!» derlerdi; birbirleriyle yalnız kaldıklarında, «Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allâh’ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Bunu akıl etmiyor musunuz?» derlerdi. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allâh’ın bildiğini bilmiyorlar mı?” (el-Bakara, 75-77) “Vay, Kitâbı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!” (el-Bakara, 79) -Önceki hayatın mâlûm… İslâm’a da sonradan katıldın. Her iki dine ve bu dinlerin insanlarına âşinâ birisi olarak Müslümanlara ve Hıristiyanlara neler söylemek istersin? Çok önemli bir meseleye değindiniz. Bu konu, özellikle Rusya gibi Hıristiyan ve Müslümanların iç içe yaşadıkları ülkeler için çok şey ifâde ediyor. Aslında bu, başlı başına ayrı bir röportaj konusu olabilir. Ama kısaca ifâde edecek olursak, Müslümanlar Kur’ân’ın meâlini okumakta ve Allâh’ın -celle celâlühû- Kur’ân’da buyurduğu gibi “akletmek”te, “düşünmek”te gevşek davranıyorlar. İdrâk yeterince gerçekleşmeyince amel de eksik oluyor. İnsanlar, hayatın akışı içerisinde durup düşünebilme fırsatı bulamıyorlar. Bunun için de bazı hakîkatleri yeterince idrak edemiyorlar. Hayat bir “oyun ve eğlence”!.. Sanırım tek bir gün de olsa dünyevî işlerimizin tamamını bir kenara bırakıp îtikaf benzeri bir seans yapmalı… Bir gün tefekkür etmeli!.. Sadece bir gün!.. Sanırım tefekkür sonrası, kişi dünyaya, hayata ve her şeye farklı bir açıdan bakar hâle gelecektir. İdrâk büyük bir kavram!.. Anlamak değil, idrâk etmekten bahsediyorum. Zihnî değil, hissî bir şey bu. Derinlemesine duyulan, yaşanan bir duygu… Hıristiyanlıkta ise “teslis inancı” akıl karıştırıyor. Neye îmân edileceği konusunda tereddüt var. Bana göre, insan fıtratı, tek bir tanrıya inanmak ve ona yönelmek üzere programlanmış. “Üçlü tanrı inancı” (Teslis) beni hiçbir zaman tatmin edememişti. Allah, üçün üçüncüsü olmamalı bence!.. Müslüman olmanın birinci şartı olan kelime-i şehâdette Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Allah’ın “kulu” ve “elçisi” olduğu vurgulanıyor. Bu daha doğru ve tatmin edici… Hıristiyanlıkta inanç konusu muallakta… Hıristiyanların özellikle bu îmân konusunu tekrar tekrar düşünmeleri gerektiği kanaatindeyim. -Evet, gerçekten film gibi bir mâceran var. Ne mutlu sana ki, uzaklardan gelerek bir çoğunun Müslüman bir toplum içerisinde olmasına rağmen farkına varamadığı bu büyük hakikati keşfettin ve bu mutlu sona erdin. Allah bundan sonraki hayatınızda da muvaffakıyetler ihsân eylesin. Âmin. Doğru yolu seçtiğimi düşünüyor ve diğerlerinin de bunu yapmasını arzu ediyorum. İlginize teşekkür ederim. Hatice Toprak Şebnem Dergisi Sayı 21
Nicole Queen ABD’nin ünlü ‘paparazzi’si Müslüman oldu Dini Hikayeler Nicole Queen’in çektiği ünlü sanatçıların fotoğrafları Amerika’nın en çok okunan magazin dergilerinde yayınlanıyordu. Amerika’daki ünlülerin özel fotoğrafçısı ya da başka bir ifadeyle ‘paparazzi’si Nicole Queen, Müslüman oldu. Aralarında Justin Timberlake’in de bulunduğu pop starların ve sporcuların fotoğraflarını çeken Queen’in kareleri Amerika’nın en çok okunan magazin dergilerinin vazgeçilmeziydi. Ancak bir gece YouTube’da İslam’ı anlatan videolar sayesinde Müslümanlığı kabul etti. Teksaslı fotoğrafçı Nicole, hayat hikâyesini bize anlattı. Amerikalı ünlülerin fotoğrafçısı Nicole Queen, uyuşturucu bağımlısı genç bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi uyuşturucu sattığı için tutuklanıp 30 yıl hüküm giydiğinde henüz 4,5 yaşındadır. Sonra abisiyle birlikte annesinin kuzenine evlatlık olarak verilir. Evlatlık verildiği ailenin yanında çok zor günler geçiren Queen’in anneannesinden öğrendiği bir alışkanlığı vardır. Her pazar otobüse binerek kiliseye gider. Bu durum 17 yaşına kadar devam eder. 17′sine geldiğinde bir apartman dairesi kiralayıp tek başına yaşamaya başlar. Hem okur hem de çalışıp kirasını öder. Bir fotoğraf stüdyosunda makyöz olarak iş hayatına atılan Queen, bir süre sonra fotoğraf çekmeye başlar. Sonra menajerlik yapar. Amerika’nın değişik kentlerine gidip fotoğraf stüdyoları kurar. Tam beş yıl şehir şehir dolaşır. Yorulduğunu farkettiğinde Dallas’a geri döner. Burada kendisine bir stüdyo açarak meşhur W otelindeki Ghost Bar’da ünlülerin katıldığı davetlerde işini yapmaya devam eder. “Hayatta tek kişi umurumdaydı: BEN” Queen’in fotoğrafçılığını yaptığı ünlüler arasında Justin Timberlake, Owen Wilson ve Kate Hudson gibi dünyaca ünlü isimler var. Onlarla birlikte birçok ünlü sporcu ve pop starın da fotoğraflarını çekme imkanı bulur. Zamanla sadece burada değil, ünlülerin gittiği diğer eğlence merkezlerinde de fotoğraflar çeker ve bunlar her hafta hem Dallas’taki gazetelerde hem de People ve Paper City gibi dergilerde yayınlanır. Dünyaca tanınan Vogue dergisinde yayınlanınca Queen’in ünü daha da artar. Çevresi genişler. “Her istediğim partiye girebilirdim ve her gittiğim partide muhakkak bir arkadaşla karşılaşırdım. Aşırı seksi, dekolte kıyafetler giyiyor ve bir ton makyaj yapıyordum. Çok popülerdim. Çoğu zaman hayranlarımla karşılaşıyordum. Benimle fotoğraf çekiliyor ve bunları myspace ya da facebookta yayınlıyorlardı. İçtim, eğlendim… Hayatta tek bir kişi umurumdaydı: BEN.” diyen Queen, zaman içerisinde içinin sıkıldığını, yaptığı işin hayatını ve özellikle de ruhunu yıpratmaya başladığını fark eder. Queen, o günleri için ‘Fena bir hayat tarzı bu.’ diyor. Nicole Quuen Nicole Quuen Bir gün Justin Timberlake ile gittiği partide kalabalıklar etraflarını sarar. O zamanki halini şöyle anlatıyor; “Magazincilerin flaşları patlıyordu, üç poz çekip makineyi boynumdan indirdim. Artık devam edemeyecektim. Kendimi çok kötü hissettim. İnsanların çığlıkları, flaş patlamaları, etten duvar ören bodyguardların hali, bağırıp duran menajerler… Justin Timberlake’in normal bir yaşam tarzı sürememesinin sebeplerinden biri de benim. ‘Hayatımda güzel olan nedir’ diye merak etmeye başladım. Etrafımdakilere iyilik olarak ne yapıyordum ki? Hiçbir şey… Sadece eğlenen ve içen insanların resmini çekiyordum. Wow! İşte bu da benim Amerika’ya katkımdı; dünyayı daha materyalist ve boş bir yer yapmak için!” “İslam’ı YouTube’dan öğrendim” O geceden sonra kim olduğunu, hayatta neler yaptığını, dünyaya niye geldiğini sorgulamaya başlamış Queen. Gece kulüplerinin yüksek sesli müziği, eğlenen insanların çığlıkları sürekli kulağında yankılanır, uykuları kaçar. İşte bu sırada kendine bir soru sorar: “Allah’a hayatını açıklamak zorunda kaldığında ne diyeceksin? Aman Allah’ım ne diyebilirim ki: mmm, üzgünüm Allah’ım ama çok meşgulüm, içki içmekten ve insanlarla takılmaktan Seni düşünmeye hiç ayıracak vaktim olmadı. Başkalarına yardım edecek vaktim de…” Nicole Quuen Nicole Quuen Böyle düşündüğü dönemde bir arkadaşı, youtube’da bazı videoları seyretmesini tavsiye eder. Bu, Müslüman olan Teksaslı bir papazın, Yusuf Estes’in videosudur. Estes, artık sabahları uyandığında hayatın daha anlamlı hale geldiğini söyler. Queen’e göre “Ah, söyledikleri kulağa ne kadar hoş geliyor.” Artık gece işten geldikten sonra internete girip güneş doğana kadar araştırma yapmaktadır. İslamiyet’i kabul eden insanları dinler. Bunlardan biri de Yusuf İslam’dır. “Yusuf İslam’ın Müslüman olmasının sebepleri benim sebeplerimle aynıydı. Aman Allah’ım sonunda aradığımı bulabildim!” diyen Queen, şöyle devam ediyor: “Hatırlıyorum, bir arkadaşım (şimdiki eşim) bana o zaman şöyle demişti: ‘Seni çekici ve hoş bulan insanlar kim ki? Ne tip insanlar onlar? Onlar aynı senin gibi tipler, hayatta sadece kendini düşünen ve başka bir idealleri olmayan insanlar’. Bu sözler çok acıydı. İçimi parçaladı. Fakat arkadaşım geçiş dönemimde benim en büyük destekçim oldu. Bir gün evime yakın bir camide yeni Müslüman olanlara verilen derse katılmak istedim. Üstüme giyecek uygun bir kıyafet bulmak için dolabıma baktım. İyi şanslar! İşte o gün delirdim. Dekolte ve seksî kıyafetler ve dar kot pantolonlardan başka bir şey yoktu. Ağlamaya başladım. Nasıl bir hayatım vardı? Kıyafetlerimin çoğunu büyük bir utançla atmaya başladım. Sonra da 2007′nin nisan ayında şehadet getirip Müslüman oldum. ” “Eski arkadaşlarıma gelince…” Queen, Müslüman olduktan sonra gittiği işlerde ve mekanlarda daha seçici davranır. Eski arkadaşlarıyla irtibatı kesmez ama mesela onlarla artık bara gitmez. Evlenir. Eşinin ailesiyle tanışmaya Ürdün’e gittiğinde başını örter. Başörtülü olarak toplumda gezmek onu çok rahatlatır. Dallas’a döndüğünde de başını açmaz. Queen fotoğrafçılığa devam ediyor. Ama kendi deyimiyle ‘daha temiz işlerde’ çalışıyor. Eskisi gibi kulüplerde ya da çılgın partilere gitmiyor. Şimdi daha çok vakıf toplantılarında ve düğünlerde fotoğraf çekiyor. Ayrıca Müslüman Amerikan Derneği ve İslamiyeti Kabul Eden Hanımlar organizasyonlarında faal olarak çalışıyor. Bazen okullara gidip İslamiyet’i anlatıyor. Nicole Queen: “Çok mutlu bir evliliğim var. Allah’ın rahmetiyle ailemize yeni bir fert katılması için ümit ediyoruz. Arkadaşlarımızla akşam yemeklerine gidiyoruz. Eşimle göl kenarında piknik yaparken güneşin batışını seyrediyoruz. Eşimin iş yerinin davetlerine katılıyoruz. Eski gece partilerinin ve bencil insanların muhabbetlerinin yerini işte bunlar aldı. Bence çok güzel bir değiş tokuş.” (Nicole Queen ile bu ropörtaja vesile olduğu Elif Kavakçı’ya teşekkür ederiz.) GÜLİZAR BAKİ Zaman Gazetesi 21 Şubat 2009, Cumartesi Not: Resimler Biriz Biz tarafından farklı kaynaklardan temin edilmiştir.
Müslümanın irtidadı; görülmesi, duyulması, itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şahitlik edilmesi hallerinde sabit olur. Mürtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir: “Dinini değiştireni öldürün” (Buhârî, Cihâd, 149). Ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı hükmün uygulanacağı görüşündedirler. Ancak Hanefiler bu konuda farklı görüştedirler. Kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin (Ebu Davud, Cihad, 121) hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir (Ibn Kudâme, el-Muğnî, Mısır (t.y.), VIII, 125; Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, Kahire, (t.y.), II, 385 v.d.). Mürtede had uygulanmadan önce, tevbe edip Islâm’a dönmesi telkin edilir. Fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında ihtilaf vardır. Alimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür. Hz. Ömer (r.a), irtidad edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman zarfında yiyecek olarak suçluya ekmek verilmesi gerektiğini bildirmiştir. Hz. Ali (r.a), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır. en-Nahaî ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar sürekli Islam’a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür. Ancak, bu görüş, Sünnet ve icma ile sabit olan irtidad cezasının uygulanmasını imkansız kılacağından itibara şayan değildir. Imam Mâlik, Leys, Ishak ve Ebu Hanîfe; zındıkın ve irtidat edip tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Çünkü zındıkın mürted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez. Allah Teâlâ; “Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesna” (el-Bakara, 2/160) buyurmaktadır. Dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu âyeti kerîme gösterilmektedir: “Iman edip sonra inkâr eden, sonra imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir” (en-Nisa, 4/137). Müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır. Fakat daha önce küfre girip sonra müslüman olan kimse tevbeye çağrılır. Allah’a ve Rasûlüne küfreden kimse de tevbe etmeye çağrılmadan öldürülür. Böyle bir kimse tevbe etse dahi durum değişmez. Çünkü, Allah’a ve rasûlüne küfretmek haddi gerektirir. Tevbe ise haddi düşürmez (Ibn Kudame, a.g.e., 125 vd.) Mürtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün salih amelleri silinir ve o ebedî olarak Cehennemde kalır: “Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir. Işte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır” (el-Bakara, 2/217). Bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. Mürted tevbe ettiği takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı hususunda Islâm alimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. Imam Şafiî’ye göre irtidad edip, sonra Islam’a dönenin haccı da dahil hiç bir ameli düşmez. Imam Malık’e göre ise amellerinin tamamı, irtidad ettiği an düşer (el-Kurtubî, el-Cami’li Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut 1965, III, 48). Irtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. Ancak mürted tekrar Islâm’a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden bir nikâh akdi ve mehir söz konusu olmaz. Hanefiler kocanın irtidadına bağlı boşanmayı bâ’in talak* olarak kabul etmişlerdir. Mürted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar: “Kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz” (Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1). Ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali (r.a), Hasan, Şa’bi, Leys, Ebu Hanife ve Isbak ibn Raheveyh müslüman yakınların mirasa sahip olacaklarını kabul ederken; Mâlik ve Şafii’nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de mürteddin malının beytülmale intikal edeceğini söylemişlerdir. Ebu Hanîfe’ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey* hükmündedir (Kurtubî, a.g.e., III, 49). Ebu Hanîfe, irtidad etmeden önce sahip olunan malın mirasçılara intikal edebileceğine hükmederken, mürtedin irtidadla birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir. Ebu Yusuf, Muhammed ve Şubrume her hâlukârda mirâs olayının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Kurtubî; “Iki millet (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur” (Ebu Davud Ferâiz, 13; Tirmizi, Ferâiz, 16; Ibn Mâce, Ferâiz, 6) hadisinin hükmünün mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla mürted arasında veraset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir (Kurtubî, aynı yer). Mürted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olup, bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. Öldürülmeyi hak etmiş olması, O’nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. Bu konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir. Bunun gibi, kaçıp daru’l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez. Islâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma altına alınır (Seyyid Sabık, a.g.e., 390). Ayrıca mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. Mürted için istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da caiz değildir: “Ne peygamberin ne de mü’minlerin cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olmaz”(et-Tevbe, 9/113). Bir kimse Islâm’dan çıkıp, başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına hükmedilerek cezalandırılır. Ancak, irtidat olayı bununla sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine girmesi de irtidad mı sayılır? Alimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıp, onun gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz. Çünkü küfür tek bir millettir. Ancak, Islâm’ı terkedip başka bir dine girenin durumu, hidayetten yüz çevirip, dalâleti seçtiği için farklılık arzetmektedir. Malıkîler ve Hanefîler bu görüştedirler. Şafiîler’de ise bu konuda iki farklı görüş vardır. Bir kâfir, dininden döndükten sonra, ya Islâm’a girer ya da öldürülür. Taberânî ibn Abbas’tan merfu olarak şöyle bir hadis nakletmektedir: “Dininden çıkıp kendisine Islam’dan başka bir din seçeni öldürün”(Seyyid Sabık, a.g.e., 382). Ahmed ibn Hanbel’in de iştirak ettiği diğer görüş ise şöyledir: Kâfirin seçtiği yeni din, eski dininden yukarıda ise, sorgulanmaz, aksi halde irtidat cezası uygulanır. Yahudî veya Hristiyan’ın Mecusîliği seçmesi gibi (bk. Seyyid Sabık aynı yer).
Akit gazetesi yazarı Faruk Köse İslamcılar arasında çok konuşulan bir konuyu köşesine taşıdı. Yayınlıyoruz: Yasa yok. Yönetmelik yok. Hatta, mer’i mevzuata göre her an tekrar yasak kapsamına alınabilir. Ama türban, kamuda fiilen serbest. Nasıl mı? İdarecilerin göz yummasıyla… Biliyorsunuz, Memur-Sen’in başlattığı eyleme katılan kamu görevlileri, yasağı fiilen delerek, başörtüleri ile işbaşı yaptılar. Bu eylemle kamuda başörtüsü yasağı delindi. Artık kamuda türban sorunu, yine ısrarla vurguluyorum, yasayla değil, fiilen çözülmüş oldu. İleriki bir zamanda, başka bir konjonktürde, farklı düşünen bir idarecinin tekrar yasağı uygulayacağı zamana kadar… En tabiî hakları gâsıpların verdiği lütuf sayıp, hakkın esasına talip olmamayı anlayamıyorum. Hakka ulaşma yolunda o hakkın esas nitelikleri, mana ve mahiyeti, hudutları ve nitelikleri neden terk edilir, anlamış değilim. Yasakçıların verdiği kadarıyla yetinmeyi başarı saymaya anlam veremiyorum. Özgürlüğün iplerinin sürekli başkalarının eline bırakılmasını hazmedemiyorum. Kamuda başörtüsü serbest olsa ne olur; o başörtüsü tesettüre uygun olmadığı müddetçe… Bence en önemli problem bu. Ne mi demek istiyorum? Etrafınıza bir bakın. “Türbanlı” sayısında artış var. Ama aynı oranda, “tesettürlü” sayısında azalış… Yani bundan sonrasının asıl sorunu “tesettür…” Bu, müslümanlarla rejim ya da yasakçılar arasında değil; müslümanların kendi içinde geliştirdikleri, sürekli büyüyen ana sorunlardan. Türban artık moda. Sadece saçların bir bez ile örtülmesi… Onun dışında, başı örtülü ile açık arasında fark yok. Kızımız, güya Allah’ın emrini eda ediyor; ama aslında isyana daldığından bîhaber. “Allah’ın tesettür emri” gitmiş, yerini “saçın kapatılması”ndan ibaret bir “ucube anlayış”a bırakmış. Başı kapalı, ama diğer her tarafı tam bir kepazelik örneği. Saçı örtülü, ama diğer yerleri açık “maskara tipler”in sayısında hızlı bir artış var. Ya da kapalı, ama vücut hatlarını bütün incelikleriyle ortaya çıkaran sıkılıkta, ya da şeffafından giyinenler… Süsler, makyajlar, boyalar falan… Şehvet ve cazibe katarının vagonları gibi… Şehveti ve cinselliği örttüğü sanılan tek şey, saçı kapatan küçük bir bez parçası. Ama aslında, ahlâksızlık sel olmuş akıyor. Hem de İslam adına… Hem de güya kapananlar tarafından… Sanki Allah’ın hükümleriyle alay ediyorlar. Sanki sadece türbanla saçlarını kapatmakla Allah’ın emrini yerine getirilmiş oluyor. Sanki “saç”ını göstermek haram da, -afedersiniz-, “kıç”ını göstermek haram değil! Yani anlayacağınız, türban tamam gibi de, şimdi asıl sorun başlıyor: “Tesettür sorunu…” Çünkü artık, kamusal alanda çalışırken, başı kapalı ama her yanı açık bazı şahısların rezillikleri İslam’a mal edilecek. Onların yaptığı her hata müslümanların karalanmasına yol açacak. Bir şeyler yapılmalı. Tesettür, sadece başörtüsünden ibaret değildir. Tesettür, sadece saçın kapatılması da değildir. Tesettür, aynı zamanda “kıç”ın da kapatılmasıdır. Aynı zamanda göğüslerin de kapatılmasıdır. Aynı zamanda bacakların da kapatılmasıdır. Aynı zamanda mahremiyetin de gizlenmesidir. Aynı zamanda edebin de muhafaza edilmesidir. Yani tesettür, “giyim”de olmalı, “tutum”da olmalı, “hal ve hareket”te olmalı, “yaşantı”da olmalı, değil mi? Müslüman kadın, yüzü ve elleri dışında vücudunun her yanını örtmek zorunda. Hem de vücut hatları belli olmayacak şekilde. Bedenini örten tesettür kıyafeti, çekici ve süslü olmamalı, renk ve model itibariyle sade, mütevazı ve ağırbaşlı olmalı, tenin rengini belli edecek ve altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olmamalı. Vücut hatlarını, göğüs, bel, kalça, bacak gibi uzuvları belli etmeyecek şekilde geniş olmalı; erkeklerin elbiselerine benzememeli. O halde şu tesettür meselesine ciddi bir şekilde eğilmek lazım. Gerçek hocalar sus pus otururken, sahte hocalar, bel’am kılıklılar ahkâm keserek dini yozlaştırmaya çalışıyorlar. Tesettürü yozlaştırdılar bile. Kızlarımız da berbat bir akıma kapılmış, gidiyorlar. “İmralı süreci”dir, “İsrail ile ilişkiler”dir derken; arada “tesettür” gibi önemli konuları unutup geçmeyelim. Hz. Âişe’nin, yakasını gösteren ince bir başörtüsü ile yanına gelen yeğeni Hafsa’nın başörtüsünü yırtıp, “Sen, Allah’ın Nur suresinde indirdiği ayetleri bilmiyor musun?” dediği ve ona kalın bir başörtüsü taktığı rivayet edilir. Şimdi müslüman bayanlar için, türbanlarını yırtıp tesettüre bürünme vakti. Müslümanın onuru ve edebi için… Kamuda türbanın serbest olması katkı sağlasa da, esas tesettür sorunumuzu çözmüyor. Bilâkis, asıl sorun şimdi başlıyor!
Bu husûsda başkalarının gayreti, sadece vesîle olmaktır. Allah dilemediği halde, diğer bir kimsenin -velev peygamber de olsa- gayreti ile hidâyetin nasîb olması mümkün değildir. “… (Allâh) kendisine yönelen kimseye hidâyet eder!” (er-Ra’d, 27) On bir yıl önce müslüman olmuş, 28. yaşına kadar hep bir din arayışı içinde hakkı bâtılın içinde aramış bir ruh: Amerikalı Jackie Frank (Melek Zeynep) Hanım!.. Ve kendi ağzından hidayeti buluş hikayesi: 9 yaşında bir kızken banyoya girip kapıyı kapatır, havluyu başıma örter, aynaya bakardım. Bu ruhuma haz verirdi. Birileri bana Allah’ın kilisede yaşadığını söyledi. Bunun için ben de sık sık kiliseye gidip Allah’la başbaşa olmak isterdim. Bir gün yine kilisede yapayalnız Allah’ı düşünüyordum. Annem beni aramış, her zamanki gibi kilisede bulmuş. Sanki kiliseler benim Hira’mdı. Yaşım küçük olduğu halde kiliselerin papazlarına zor sorular sorardım. Çoğu zaman cevap veremezlerdi. İncil’de Yusuf ve Meryem’den İsa dünyaya geldi diyor. Başka bir bölümünde Allah’ın İsa’nın babası olduğu iddia ediliyor. “Nasıl inanayım?” diye papaza sordum. O cevap vermedi. İslam’ı ilk duymam, beş-altı yaşlarındayken oldu. Gittiğim okulda bir müslüman çocukla tanıştım. Annesi siyah çarşaf giyiyordu. Herkesin doğumgünü kutlanıyordu, ama o çocuğun doğumgünü hiç kutlanmadı. Bir gün: “-Senin doğum günün niçin kutlanmıyor?” diye sordun. “-Biz müslümanlar doğum günü kutlamayız!..” dedi. O çocuğunannesi ve teyzesi markete giderken onları ağaçların arkasından gizlice izlerdim. Benim gözümde onlar korunmuş birer melek gibiydiler. Ergenlik çağımda hiç kiliseye gitmez oldum. Çünkü kilise içimdeki boşluğu doldurmuyordu. Sürekli Allah’a duâ ediyordum. Ailem pek dindar değildi. Annemle babam farklı kiliselere mensup olduğundan din hakkında konuşurlar, ben de onları dinlerdim. Lisedeyken din merakımdan dolayı bir din okuluna gittim. Öğretmenimiz hıristiyan bir kadındı ve sürekli İslâmiyeti kötülüyordu. İncillerin hepsini okuduk ama Kur’ân-ı Kerim’den sadece öğretmenin seçtiği bölümler okunurdu. Bu bölümler de daha çok insanın aklında sorular oluşturacak türdendi. Diğer dinleri bilmek istiyordum. Zihnimdeki sorulara sürekli cevap arıyordum. O sıralar bir yahudinin yanında muhasebeci olarak çalışmaya başladım. Onun kızıyla din hakkında çok konuşurduk. Neredeyse yahudi olacaktım. Ona Hazret-i İsa hakkında sorular sorduğumda sorularıma cevap veremiyordu. Yahudiliğin gereklerini yapardı, ama kalbiyle inancı kuvvetli değildi. O dönemlerde hıristiyanlıktaki yanlışları çok iyi biliyordum. Dört elle sarıldığım yahudilikte de aradığım huzuru bulamadım. 25 yaşında bir restorantta çalışmaya başladım. Orada çalışanların biri yahudi, biri yehova şahidi, bir kaçı hıristiyan, ikisi de müslümandı. Restoran kapanınca hepimiz oturur, din hakkında konuşur, herkes kendi dinini anlatırdı. Ben kendi kendime o iki müslümana acıyıp, bu iki zavallıyı hıristiyan yapıp kurtarayım diye düşünüyordum. İki müslümandan birinin adı Mustafa, diğeri de onun arkadaşıydı. Mustafa’nın arkadaşı, İslam’ı çok güzel yaşamaya çalışan bir müslümandı. Bir gün yine oturduk konuşuyorduk. Mustafa ve arkadaşı, her zamanki gibi İncil ve Hıristiyanlık hakkında umursamaz bir tavır takınmışlardı. Ben de onların haline bakarak İslamiyeti iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım. Mustafa tatil için Türkiye’ye gitme hazırlıkları yaptığı bir zamanda kendisine yaklaştım ve: “-Mustafa bey, ben sizinle İslamiyet hakkında konuşmak istiyorum.” dedim. O da: “-Benimle dinim hakkında konuşmak istiyorsan önce bizim Kitabımızı okumalısın!” dedi. Ben de kabul ettim. Tatil dönüşü bana İngilizce mealli Kur’ân-ı Kerim getirdi. Sonradan fark ettim, İngilizceye çevrilmiş en kötü tercümelerden biriydi. Böyle olmasına rağmen daha Bakara suresini tamamlamadan doğruyu bulduğuma inanmaya başladım. Ve Mustafa Beye üç soru sordum. Birinci “Muhammed kimdir?” Hayatımda ilk defa bu ismi Kur’ân-ı Kerim’de görmüştüm. Peygamber olduğunu açıkladı. Ama bu peygamber Arap idi. Diğer kültürdeki insanların bunu kabul etmesi zordu. Özellikle biz Amerikalılar için bu imkânsız gibiydi. Fakat o anlattıkça Hazret-i Muhammed’i bir peygamber olarak kabul ettim. Onun hayatını okudukça, karşılaştığı zorlukları gördükçe onun Allah tarafından bir terbiyeden geçirildiğini hissettim. Şimdi de onun ahlakı beni terbiye ediyordu. İkinci sorum ise, Kur’an’ın Hazret-i İsa hakkında ne söylediği idi. Yahudi arkadaşlarıma bu soruyu sorduğumda bir şey söyleyememişlerdi. Hazret-i İsa’nın Allah’ın oğlu değil, “kün: ol” emriyle meydana gelmiş bir peygamberi olduğunu anlattı. Zaten ben hıristiyan olduğum halde Hazret-i İsa’nın Allah’ın oğlu olabileceğini kabul etmiyordum. Şimdi ise aradığımı tam manasıyla bulmuştum. Üçüncü sorum, “Müslümanların namaz kılarken niye yüzünü yere koydukları” idi… O ise buna şöyle cevap verdi: “-İnsanların Allah karşısındaki kulluklarının zirvesi, bütün benliğinden kurtulup secdeye kapanmaktır. Bu hal, gerçek mabud karşısında kulluğu hissederek O’na yaklaşma arzusudur.” Sanki duymak istediğim, arayıp durduğum cevaplar bunlardı. Hayatımda pek çok karar vermiştim, ama müslüman olacağım hiç aklıma gelmezdi. 28. yaşgünümde müslüman oldum ve adeta yeniden doğdum. 6 ay sonra Mustafa bey, evlenme teklif etti. Elhamdülillah evlendim. O zamandan beri eşimi ve evliliğimi hiç sorgulamadım, çünkü mutluydum. İki yıl boyunca müslüman olduğumu aileme söyleyemedim. Ramazan ayında oruçlu bulunduğum bir sırada ailemi aradım: “-Oruçluyum, müslüman oldum, çok mutluyum!” dedim. Annem çok ağladı, beyimi suçladılar. Erkek kardeşlerim, ölümle tehdid ettiler. Hatta bir tanesi telefonda şöyle dedi: “-Yakında dinlerin savaşı olacak. O gün gelince ilk öldüreceğim kimse sen olacaksın!” Tartışacaktım, oruçlu olduğum aklıma geldi. Onlara: “-Oruçluyum!” dedim ve telefonu kapattım. Bir gün erkek kardeşim beni örtüyle gördüğünde, onu başımdan çekti ve: “-Bir daha seni bununla görmeyeceğim!” diye bağırdı. Elhamdülillah, İslam’ı yaşarken başka zorluk görmedim. Yalnız mezhepleri anlamakta zorluk çektim. Ama beyimin arkadaşı internetten bu konuda çok kapsamlı bilgiler indirdi. Ve bu problemi de aştım. İslam’ı Amerika’da açıklamak kolay. Çünkü her zaman öğrenmek isteyen gruplar var. Özellikle 11 Eylül’den sonra İslam’dan nefret edenler bile araştırıp bir pürüz ve kusur bulamayınca onu kabul etmeye başladılar. Bizim en büyük eksiğimiz, İslâmiyet’i doğru anlatan, düzgün çevrilmiş İngilizce kitapların olmayışı!.. Çünkü ya az bilenler kitap yazmış, bu güzel bir İngilizce ile çevrilmiş, ya da iyi bilenler İngilizceye yeterince çevirememişler. Ben uzun zamandır, Amerika’da yeni müslüman olanlara İslam’ı anlatmaya çalışıyorum. İnsanlar müslüman olmuş, ama İslamiyet’i o kadar az biliyorlar ki… Hayızlıyken yemeğe dokunabilir miyim, bu haldeyken ayrı bir masada mı yemeliyim? Bu ve benzeri çok basit konularda bile bilgi eksikliği var. Bilen insan yok denecek kadar az!.. Bizim vasıtamızla İslamiyete girenler oldu ama bu bizden değil, Allah’tandır. Hapishanelere gidip oralarda İslamiyet’i anlattım. Bir gün hapishaneden telefon geldi. Arayan, orada hıristiyanlığı anlatan kimse idi. Hemen gelmemi istedi. Ve: “-Burada müslüman olmak isteyenler var.” dedi. O gün orada üç kişi müslüman oldu. Bir gün bir arkadaşımla İncil hakkında konuşuyorduk. O hıristiyandı. Ben Hazret-i Meryem ve Hazret-i İsa ile ilgili ona bazı bilgiler verdim. O: “-Bunları İncil’den mi aldın?” dedi. Ben de: “-Hayır, bu Kur’ân-ı Kerim’de geçen âyetlerdir.” dedim. Çok sinirlendi, elindeki İncil’i yere atıp üzerine basarak oradan ayrıldı. Şimdi Türkiye’ye geldim. Buradaki manzarayla ilgili de birkaç cümle söylemek istiyorum: Türk hanımları hayatları için çok mücadele veriyorlar, lakin aynı fedakarlık ve gayreti ahiretleri için göstermiyorlar. Bazen Allah için bazı dünyevî makamlardan, servet ve menfaatlerden fedakarlık gerekebilir. Okuldan bile fedakarlıkta bulunabilirler, ancak bu Allah’ın ilim kapılarının kapandığı anlamına gelmez. Türkler bilmelidirler ki, onları izleyenler var. Onlar yalnız değil, biz de orada aynı şeyleri yaşıyoruz. İkinci önemli problem, çocuk eğitimindeki gaflet!.. Bu başlı başına muazzam bir kayıp. İslamiyetten habersiz yetişen çocuk ebeveyni için hayatı zorlaştırıyor. Amerika’da çocukları İslam üzere yetiştirmek zor. Burada “estağfirullah, elhamdülillah, inşaallah…” kelimelerini duyuyorlar. Bu bile önemli… Çocuklarımıza, Allah’ın onları devamlı gördüğünü aşılamamız lâzım!.. Amerika’da çocuk, anne babasını kahkahalarla öldürebiliyor. Çünkü onlarda kendilerini gören bir Allah düşüncesi yok. Evlatlarını İslam doğrultusunda yetiştirmeyen annelere sesleniyorum. Amerikalı öğretmenlerin bir sözü vardır: “Çocuklarımız bilemeyeceğiz bir zamana ve göremeyeceğimiz bir mekâna birer mesajdır.” Uzun zaman önce bahsedilen zaman ve mekana göndereceğim mesajın şu olduğuna karar verdim: Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullâh!.. Eğer çocuklarım bu mesajı benim için taşırlarsa kendimi bu hayatta başarılı sayacağım, bunun için buraya geldim. Anne iyi öğrenecek ki, çocuklarına öğretsin. Kardeşlerim size soruyorum: “Siz sizden sonrakilere hangi mesajı göndereceksiniz? Sizin insanlara mesajınız ne?” Halime Demireşik Bu da Benim Hidayet Hikayem Olsun Şebnem Dergisi, 11. sayı
Sizi bu röportajda çok farklı biri ile tanıştırmak istiyorum: Najla Tammy İlhan… Irk ve kültür açısından yaşadığımız topraklardan çok uzaklarda, Teksas’ta (Amerika) dünyaya geldi. Âilesi dindar bir hıristiyan âileydi. İlk dînî bilgilerini âilesinde aldı ve üniversite yıllarına kadar İslâm’dan habersiz yaşadı. İşletme Fakültesi’ni bitirerek mezun oldu. İslâm’la ilk defa üniversitedeyken tanıştı. Müslüman olduktan sonra, Teksas’taki özel İslâmî okullarda çalıştı, İslâmî radyo programları hazırladı ve sundu. Evli, iki çocuklu bir anne olup hâlen Türkiye’de oturan Nejla Hanımı ve onun hidâyet hikâyesini, bir de kendi ağzından dinleyelim. Nejla Hanım, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? İsmim Najla Tammy. Hristiyan bir âilede büyüdüm. Ebeveynim, ben beş yaşında iken ayrıldılar. Annem ve babam, ikisi de din olarak Hıristiyanlığı benimsemesine rağmen mensup oldukları kiliselerin görüşleri birbirinden tamamen farklı idi. Babamın bağlı olduğu mezhep biraz İslâm’a benziyordu. Bu mezhebi, 1960 yıllarında birisi kurmuş. İncil’i incelemiş ve ona göre hükümler koymuş. Meselâ bu mezhebe göre, oruç günü ve zekat günü vardı. Hınzır eti yemek yasaktı. Noel kutlamazdık. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kanunlarına göre yaşamayı teşvik ederlerdi. Allah inancı kuvvetli idi. Tevhid vardı. Teslisten de bahsediliyordu, fakat en çok Allâh’ın birliği anlatılıyordu. İncil’in Kral James versiyonunda bulunan “On Emir”den beni en çok etkileyen, birinci emirdi. Orada: “Benden başka hiçbir tanrı olmayacak. Gökyüzünde, yeryüzünde ve denizlerde bulunan hiçbir şeyin resmini ve benzerini çizmeyeceksiniz. Kendiniz, hiçbir zaman bu resimlere boyun eğmeyeceksiniz veya hizmet etmeyeceksiniz. Çünkü ben sizin tek tanrınızım ve ben kıskanç bir tanrıyım!..’’ Bu sözler, benim için teslisin tam zıttını çağrıştırıyordu ve tanrının tek oluşunun delillerinden biri idi. Bazen de peygamberlerin hayatlarından bahsedilirdi. Bizim Peygamberimiz’den de bahsediliyor muydu? Hayır, hiç duymadım. Zaten peygamberlere yakışmayacak şeyler anlatılıyordu. Onbir yaşıma kadar o kiliseye bağlı idim. Sonra oradan uzaklaşmaya başladım. Çünkü aklıma uymayan şeyler yaşanıyordu. Meselâ kiliseye önceden hanımların makyaj yaparak gitmesi yasak değilken bir gün artık makyaj yapması yasaklandı. Garibime gitmişti. Eğer bu yasaksa, şimdiye kadar niye izin verilmişti?! Kiliseye gidip hanımları makyajsız görünce daha da şaşırdım. Sanki bir maske yüzlerinden kaldırılmış ve gerçek çehreleri ortaya çıkmıştı. Uzun zamandır muhtelif markalı makyaj katmanlarının altına gizlenen bu yüzler, şimdi bana sahte, ruhsuz ve cansız görünüyorlardı. Neden böyle bir yasak getirdiler? Hanımların edeplerine uygun olmadığını, Allâh’ın verdiği tabiî çehreyi değiştirdiğini düşünmüşler. Fakat hanımları aklen pek ikna edemediler. Kadınlar, iknâ olmadıkları hâlde bu isteğe boyun eğdi. Fakat bizim evde en başta annem ikna olmadı diyebilirim. Anladığım kadarıyla dindar bir âileydiniz… Evet, özellikle babam, dinine çok düşkündü. Her gün Tevrat’tan ve İncil’den bölümler okurdu. Biz dinlerdik. Bizi hep dindar yetiştirmeye gayret etti. Yaşayarak da örnek olurdu. Ahlâkî temelimizi kuvvetli attı, diyebilirim. Onbir yaşımdan sonra babamın kilisesinden uzaklaştım. Onaltı yaşımda da Protestan kilisesine başladım. Annem, babamın kilisesini biraz katı bulduğu için normal Protestan kiliseyi tercih etti. Bu kilisede de sevgi, iyilik ve merhamet tavsiye ediliyordu. Ancak kimsenin hayatına müdâhale edilmiyordu. Yani bence ikisi de yarımdı. Ve en önemlisi, ruhları doyuramıyordu. Kiliseler arasındaki görüş farklılıklarını ve zihnimdeki soruları çözmek için rahipten randevu aldım ve ofisine gittim. Odası tam bir yönetici odası idi. Koyu renkli döşemeler ve resimler, odayı da, beni de sıkmıştı. Rahip gelince sorularımı sordum. “−Neden bir kilisede Cumartesi, diğer kilisede Pazar ayini yapılıyordu? Neden bazı kiliseler domuz etinin helâl olduğunu söylerken bazıları haram diyordu? Tanrı bir miydi, yoksa üç mü?” Bazılarını kendisi cevapladı, bazılarını da İncil’den âyetlerle açıklamaya çalıştı. Cevaplarına ne ben inanmıştım, ne de kendisi… Bir türlü tam olarak inanamıyordum. Sorularıma, içinde bulunduğum din bir türlü gerekli cevabı veremiyordu. Beni iknâ edemiyordu. Bu dinde ibâdet yoktu. İbâdet olarak sadece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Mısır’dan çıkarken mayasız ekmek yapması gösterilirdi. O, Mısır’dan çıkarken yanına ekmeği kabartacak bir maya almamış ve mayasız ekmek pişirip yemişti. O yüzden bütün mayaları çöpe atmalı ve mayasız ekmek yemeliyiz, derlerdi. Bunu bir ibâdet olarak görürlerdi. Bunlar da bana hep ters geliyordu. Zihninizden, cevabını bulamadığınız başka ne tür sorular geçerdi? Rabbimiz bizi yarattıysa, yalnız da bırakmaz. Evrensel bir yol olması gerekir diye düşünürdüm. Tek bir Allah, herkesin takip edebileceği tek bir din gönderebilir. Herkesin, ancak huzura böyle kavuşacağını düşünürdüm. Herkes çeşit çeşit konularda tartışıyordu. Mesela “Kürtaj haramdır!” diyen kiliseler de vardı, helâl diyenler de!.. Bunun gibi bir sürü şeyler… Bence insanlar, bunlarla uğraşmamalıydı. Tanrı’nın bütün hudutları bildirmesi gerekiyordu. Bunlar beni yoruyordu. İslâm’la karşılaşınca, aradığım dini bulduğumu anladım. Çünkü o, -elhamdülillâh- hayatın bütününü kapsayan mükemmel bir dindi. Bütün bir hayat sistemiydi ve kendi içinde ne bir kopukluk ve ne de birbirine tezat vardı. Hak dinin bütün özellikleri onda mevcuttu. Rabbimiz var, her şeyi yaratır. Yarattığına sınırlar koyar. Yol dik, ama sınırlar geniş… Sınırın dışına çıkarsan da ceza var. Her yerde konulan sınırları aşanlara cezâ vardır. Böyle olunca mutluluk ve huzur oluyor. Boşluk yok, elhamdülillah! Bütün bunların cevabını İslâm’da bulunca, “İşte bu!..” dedim. İslâm’la nasıl tanıştınız? Hidâyetinize kim vesîle oldu? İslâm’ı ilk defa üniversite yıllarımda duymak nasip oldu. Eşim Murad Bey vasıtasıyla İslâm’ı tanıdım. Aslında hem o benim hidâyetime vesîle oldu, hem de ben onun İslâm’ı tanıyıp yaşamasına vesîle oldum. Kendisi Türk ve Müslüman olmasına rağmen namaz kılmayan, Kur’ân’dan haberi olmayan birisi iken benim sorularımla İslâm’ı tanımış… Oradaki müslüman arkadaşları, onu bir gün Cuma namazına dâvet etmişler, önce gitmemiş. Sonraki dâvetlerine icâbet ettiğinde büyük bir huzur duymuş ve o da İslâm’ın emirlerini öğrenmeye ve yaşamaya başlamış. İslâm’ı yaşamamasına rağmen Murad Bey’in hangi tavrı, sizin İslâm’ı araştırmanıza sebep oldu? Murad Bey, dinin emirlerini yapmıyordu, ama ahlâkî yönünü taşıyordu. Herhalde bu da Türklerin örfî yaşantılarının İslâm’a çok yakın olmasından kaynaklanıyor. Babam da iki sene evvel Türkiye’ye gelmişti. Ona Türkiye’yi nasıl bulduğunu sordum. Babam: “−Türkler, Avrupa ülkelerinden daha sıcak, daha sevecen ve samimi insanlar… Bu da onların Müslüman olmasından kaynaklanıyor!..” diyerek hıristiyan olmasına rağmen bir itirafta bulunmuştu. Yani din ne kadar yaşanmasa da, İslâm’ın tesiri herkeste az veya çok görülüyor. Meselâ temizlik, büyüklere saygı, âile yapısı vb. şeylerde dinle kültür iç içe… Sizler, içinde büyüdüğünüz için pek fark etmeseniz de bunlar, karakter olarak âdeta benliğinize işlemiş. Eşim, İslâm’ın emir ve yasaklarını öğrendikçe bunu daha iyi fark etti. Benim Murad Bey’le tanışmam, kendisiyle ortak bir arkadaşımız vesîlesiyle oldu. Arkadaşım, onu hıristiyan yapmak istiyordu. Hep beraber hem nehirde kayıkla gezecek, hem de piknik yapacaktık. Herkes ikişerli gruplara ayrıldı. Biz de Murad Bey’le aynı kayıktaydık. Gezerken bir taraftan da konuşuyorduk. Dünya görüşü, problemlerin çözümünde sunduğu fikirler çok farklı ve derindi. Öğlen duâ etmek için hepimiz toplandık, ama o katılmadı. Yemek yemeden evvel de: “−Hangi yiyeceklerde domuz eti yok?” diye sordu. Ben, babamın kilisesinden aldığım terbiye sebebiyle, eskiden beri hiç domuz eti yemiyordum. İlk defa benim gibi, domuz eti yemeyen birisiyle karşılaşınca çok şaşırdım. İşte benim ilk sorularım orada başladı. Tabiî, onun da ilk araştırmaları… Bir gün bana üniversitemizin kütüphânesinden İmam Nevevî Hazretleri’nin “Kırk Hadis” kitabını getirdi. O kitabı iki akşamda bitirdim. Ve çok etkilendim. Yıllarca aradığım hikmeti artık bulmuştum. O zamana kadar öyle hikmetli sözler ne duymuş, ne de okumuştum. Hadîs-i şerîflerin hangisinden daha çok etkilendiniz? Hepsinden çok etkilendim. En çok da 1.400 küsur yıl evvel söylenen sözlerin hâlâ geçerli olması ve etkilemesi, çok farklı bir duygu!.. Bunu size anlatacak bir söz bulamıyorum. Ve o sözlerin hepsi, her insanın yaşayabileceği, örnek alabileceği mükemmellikteydi. Her biri tek başına rehberlik yapabilecek vasıftaydı âdeta… Hâlâ okuduğum bütün hadîs-i şerîflerden çok etkileniyorum. İslâm öyle geniş, öyle derin bir umman ki, öğrenmekle bitmiyor elhamdülillah!.. Allah öğrendiklerimizi yaşamayı da nasip etsin. Tek başına öğrenmek de yetmiyor. Ben hadîs-i şerîfleri ilk defa okuduğumdan: “−Ne güzelmiş!” deyip bırakmadım, bırakamadım. Öyle etkilendim ki, hemen hayatıma geçirmek istedim ve hâlen de aynı gayretin içindeyim. Küçüklüğümden beri: “−Allâh’ım!.. Hikmeti bulmama yardım et!” diye duâ ederdim. “Kırk Hadîs”i okuyunca, bu duâlarımın kabul olduğunu hissettim. Peki, hemen Müslüman mı oldunuz? Hayır, hemen Müslüman olmadım. Fakat öğrendikçe İslâm’ı yaşamaya başladım diyebilirim. Öncelikle biraz daha bol giyindim. Bu da kendime olan saygımı artırıyordu. İnanın, insanların sapık bakışlarından kurtulmak, benim kendime olan saygımı artırdı. Dışım rahatlayınca, içim de rahatladı. Bir gün Murad Bey: “−Başörtün var mı?” diye sordu. Evet, vardı. Ancak başıma değil, belime ya da boynuma bağlıyordum. “−Takar mısın? Bir düşün…” dedi. Düşündüm ve denemeye karar verdim. Örtüyü başıma takınca, fıtratıma ne kadar uygun olduğunu gördüm. En önemlisi, örtünme, her dinde de var aslında… Hazret-i Meryem’in resimleri, hep başörtülü idi. Kraliçelerin tablolarına bakın, hep uzun ve bol giyinirler. Başlarında mutlaka şapka-bone gibi örtüleri vardır. Ben Teksas’ta büyüdüğüm için kovboy filmlerini çok severdim. Orada da hanımlar hep uzun ve bol giyinirler, başlarını da boneyle örterlerdi. Düşündüm; dar veya açık giyinince, inanın rahat olmuyorsunuz. Hep kendinize bir zarar gelebileceğinin tedirginliğini yaşıyorsunuz. Sanki sizi kullanmak isteyenler, böyle giyinmenizi istiyorlar. Aslında siz istemiyorsunuz. Yani başkalarını memnun etmek için, kendinizi zora koşuyorsunuz!.. Düşündükçe, örtüye ne kadar muhtaç olduğumu fark ettim. Murad Bey’in telkinleri ve davranışları beni etkiliyordu. Genç erkek: “−Aç!” demiyor, “Kapat!” diyordu. “−Kendini, başkasına kullandır!” demiyor, “Kendine saygı göster!..” diyordu. “−Beynini kapatma! Güzelliğini muhafaza et!..” diyordu. Bütün bunlar hiç olmadığım kadar kendimi iyi hissettiriyordu. Anlaşılan henüz müslüman olmadan örtündünüz, peki, çevrenizden nasıl tepkiler aldınız? Murad Bey dâhil hiç kimse örtüneceğimi bilmiyordu. Kış günüydü. Başımı örtüp okulda derse gittim. Hiç kimse bir şey demedi. Üşüdüğüm için örttüğümü düşündüler. Sadece çinli bir hıristiyan arkadaşım, arkamda oturuyordu. Bana eğilip: “−Onun dinini kabul ettin mi?” dedi. Ben de: “−Hayır!” dedim. Ama içimden, “Yakında kabul edeceğim!..” diye geçirdim. Oradan çıkınca Murad Bey’le kütüphanede ders çalışacaktık. Kapıdan girdim, beni tanıyamadı. Fark edince çok mutlu oldu. Kütüphanede bunu yapabildiğimi görünce müslüman olacağımı anlamış, orada bana evlenme teklif etti. Beni zorlukların içinde yalnız bırakmak istemedi. Arkadaştan öte, eş olarak da yardım etmek istediğini söyledi. Ben de evlilik teklifini severek kabul ettim. Ve müslüman olduktan sonra da evlendik. Müslüman olmadan Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okudunuz mu? Hayır, okumadım. Hadîs-i şerîfler ve Murad Bey’in sorularıma verdiği hikmetli cevaplar, mutmain olmama yetti. Fakat Murad Bey, benim iyice emin olmam için önceden ihtidâ etmiş müslümanlarla görüştürdü. O da bana, “İslâm’da niçin çok evlilik var?” onu anlattı. Sonradan duyunca yanlış anlamayalım diye… Ancak onun da fıtrata uygun olduğunu hepimiz zaten biliyoruz. Bunun emir değil, (savaş, hastalık vb.) zor zamanlarda kullanılan bir ruhsat olduğunu anladım. Âileniz, müslüman olduğunuzu öğrendiklerinde tepki gösterdiler mi? Daha müslüman olmadan önce, annem tepki göstermeye başladı. Başörtüme çok kızdı. Arabamı geri aldı. “−Kız kardeşini görmeyeceksin!..” dedi. Beni ikna etmeleri için, arkadaşlarıma defalarca telefon ettirdi. Günlerce ağladı, çeşit çeşit diller döktü, ancak olmadı. Ben kararımı vermiştim. Amerika kültüründe bir hıristiyan olarak devam edemezdim. Murad Bey’in hayatına bakıyorum, daha huzurlu… Hayatı, hep iyiye doğru koşuyor. Amerikalıların hayatı ise, yaşlandıkça kötüye ve huzursuzluğa gidiyor. Ben kendi hayatımda böyle kötü bir sonu seçemezdim. Sonra babama telefon açtım. Babam: “−Seni şimdiye kadar doğru yolu takip etmen için yetiştirdim. Eğer doğru yolu buldunsa devam et!” diyerek destek oldu. İslâm’a girdikten sonra, zorlandığınız herhangi bir yönü oldu mu? Hayır zorlanmadım. Çünkü Allah’tan olduğuna bütün kalbimle îmân ettim. Bir şey, Allâh’ın emri ise, seçeneğin yok, mecbursun. En önemlisi, bu mecbur olduğun emirler, senin tamamen faydana olan şeyler!.. Yapmazsan zorlaşır, yaparsan kolaylığını Allah verir diye düşünüyorum. Şunu anlamıyorum; örtü, Allâh’ın emri… Rasûlullâh’ın etrafındaki bütün hanımlar örtülü idi. Şimdi bazıları hâlâ örtü farz mı, değil mi, bunu tartışıyor. İslâm’ın, sizi en çok etkileyen, en beğendiğiniz yönü nedir? Her emrini, her yönünü çok seviyorum. Fakat evrensel olması beni çok etkiliyor. Bu yalnızlığı, karanlığı ve yanlışlığı çözüyor. Sadece teslim olup yaşamak lâzım… İslâm, bütün insanlığın fert, toplum ve dünya olarak her problemini çözecek çapta bir din… Sadece biz onu seçelim ve onun emirlerine tâbî olalım yeter! Bugün birçok müslüman, müslüman olduğunu kabul ediyor, fakat müslümanca yaşamayı kabul etmiyor. Bu çok yanlış!.. Mutluluğu, huzuru böyle yakalayamazsınız!.. “Bal, bal” demekle insanın ağzı tatlanmaz ki!.. Yaklaşık onsekiz yıllık müslüman bir hanım olarak müslüman hanımlara dergimiz vasıtası ile iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı? Türkiye’de modaya çok aşırı bir ilgi var. Bu da “Biz dindarız, ancak alt seviyede değiliz!..” demek için herhâlde… Yahut bir tepki… Bilemiyorum. Ama bu da İslâm kimliğine yakışmıyor. Amerika’da kimse kimsenin giyimine karışmaz, herkes istediğini giyinir. Burada uyumlu giyinmeyene bile bakışlar değişiyor. Hâlbuki, markalı giyinmek şart değil!.. Temiz, bol, sâde kıyafet müslümana daha çok yakışıyor diye düşünüyorum. Her gün değişik giyinmek farz değil ki!.. Buna yetişmek çok zor ve benim bu kadar vaktim yok!.. Hayat çok kısa… Allah sana fazla zenginlik verdi diye abartmamak lâzım, israfa dikkat etmeli!.. Kıyâfet fiyatlarına bakınca çok şaşırıyorum. Nasıl bir gömleğe yüz lira, iki yüz lira verilir ki… Pazarda benzerleri on lira… Diğeri markalı olunca iki yüz lira oluyor. Dünyada bu kadar aç insan varken bir gömleğe bu kadar para vermenin doğru olacağını düşünmüyorum. Bunun dışında, dilimizi nasıl kullandığımızda çok önemli… En çok hayretime giden şey, herkesin kalabalık içinde birbirlerinin kilosunu sorması… Bunu, birbirlerinin eşlerinin yanında yapanlar bile var!.. Kilo almışsın, vermişsin diyerek bütün dikkatleri muhatabının üstüne çekiyorsun. Eşim, ben müslüman olmadan önce, Türkiye’ye izne gelip geri döndüğünde bana nazar boncuğu hediye getirmişti. “−Bunu duvarına as, seni kötülüklerden koruyacak!..” dedi. Henüz müslüman olmamış bulunmama rağmen ondan rahatsız oldum. Bir taş beni nasıl koruyabilirdi ki!.. Ben onu kırdım, attım. Türkiye’de bu tür şeyler çok yaygın… Allah Kur’ân’da insanı nelerin koruyacağını bildirmiş; İhlâs, Felak, Nas ve Âyete’l-Kürsî… Allah’tan başka hiçbir şey seni koruyamaz!.. Seni Yaratan’dan başka hiçbir şey seni koruyucu olamaz. Ama Türkler’de takdir ettiğim yönler daha fazla!.. Âile bağlarınız çok kuvvetli… Âilece yemek yemeniz, büyükleri ziyaret etmeniz çok güzel!.. İnşâallâh bunları hiç kaybetmezsiniz!.. Özellikle gençlere dikkat edelim; Batı kültürüne, maalesef gerektiğinden çok daha fazla hayranlar!.. Hayran kalmasınlar!.. Hayran oldukları insanların hepsi bunalımda. Onlar bütün sapkın yolları denediler ve şimdi çöktüler. Aynı hataları tekrar etmenin hiçbir mânâsı yok. Onların düştüğü batağa düşmeden uyanmak lâzım!.. Bu yüzden gençlerin İslâm terbiyesine çok ihtiyacı var, değil mi? Evet, tek kurtuluş reçetesi orada çünkü… Meselâ bana: “−Sen de birisinin İslâm’a girmesine vesîle oldun mu?” diye soruyorlar. Ben en önemli sorumluluğumun, çocuklarımı müslümanca yetiştirmek olduğunu düşünüyorum. Sonra inşâallah, başkalarına da sıra gelecek… Biri 15, diğeri 13 yaşında… İki çocuğumun da İslâm’ı severek yaşaması için gayret gösteriyorum. Tamam, başka ülkeye gideceğim, insanları İslâm’a dâvet edeceğim, fakat kendi çocuklarımı oralarda kaybedersem ne faydası var!.. O yüzden Amerika’ya, Avrupa’ya gidip yaşamayı tercih etmiyorum. Kimseye de bunu tavsiye etmiyorum. Müslümanlar beraber olmalı bence, durup dururken kâfir okyanusu içinde çırpınmaya gerek yok! Müslümanlar beraberce İslâm’ı daha iyi öğrenip yaşarlarsa, zaten onlar gelip sizdeki fazîletlere talip olurlar. Siz “örnek şahsiyet” olursanız, zaten size gelirler. Tebliğ için oralara gitmek çok da faydalı olmuyor. Belki birkaç kişiyi müslüman olarak kazanıyorsunuz, fakat kendi nesillerinizi kaybedebiliyorsunuz. Sen kendini koruyorsun, onları taklid etmiyorsun, ancak çocukların taklid ediyor, şerre özeniyor. Avrupa ülkelerine gidenler, oradan geri dönmek istemiyorlar. Neden? Nefse rahat geliyor!.. Rahat, hesap soran yok, akraba ziyareti yok!.. Komşuya destek vermek yok!.. Çünkü kimse onu beklemiyor. Herkes hayatını fert olarak tek başına yaşıyor. Müslümanca yaşamak ise, fedakârlık gerektiriyor, nefse zor geliyor!.. Fakat bu fedakârlık aslında en büyük nimet!.. Bu anlattığınız sebeplerden dolayı İslâm’da hicret vardır. İslâm’ı yaşayamıyorsan, oradan hicret etmek farz olur. Bu husus, Nisâ Sûresi, 97. âyette geçer. Siz de inşâallâh, dininizi yaşamak için burayı tercih etmekle hicret sevabına nâil olursunuz. Gerçekten burada tatil yapmakla yaşamak arasında çok fark var!.. Buraya yerleşince âdeta câhil kaldım. Dil bilmiyorsun, okumayı bilmiyorsun. Çevren yok! Bu kadar zor ve yıpratıcı olacağını hiç tahmin etmemiştim. Hatta bir arkadaşım Amerika’ya giderken ona sarıldım, fark etmeden ağlamaya başladım. Neden ağlıyordum? Galiba nefsim rahatlığı özlemişti. Başka bir arkadaşım da bana sarıldı: “−Ağlama!.. Sen hicret ettin. Hicret etmek çok zordur, ama çok sevaptır!..” diyerek beni teselli etti. Gerçekten “hicret” duygusunu o zaman daha iyi anladım. Ben doğduğum, büyüdüğüm ve alıştığım toprakları bıraktım ve ezân sesleri arasında olmayı tercih ettim. Müslümanların içinde müslümanca yaşamayı, eşimin ve âilemin hakkını vermeyi istedim. Çocuklarım büyüklere saygıyı, akraba ziyaretini öğrensinler istedim. Dışarıya çıkınca müslüman toplumu içinde olduklarını hissetsinler. <> Hidâyet mâcerânızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. <> <>Ben de bu fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim. Okuyucularınızın dualarını da beklerim. Hidâyet yolculuğum hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak isteyen okuyucularımıza da, “Timaş Yayınları” arasında neşredilen “Teksas’tan Hakikate Yolculuk” isimli hâtırat kitabımı tavsiye ederim. Halime Demireşik Şebnem Dergisi, 54. sayı
Bizim Hidâyetimize Sebep Olduğun İçin!.. Dini Hikayeler “Allâh’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoşlanmasalar da, Allâh nurunu tamamlamaktan aslâ vazgeçmez.”(Tevbe, 32) … Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? * Adım Letiŕa Gouvë… 28 yaşındayım. Elektrik mühendisiyim. Güneş enerjisi üzerine çalışıyorum. Brezilya’nın Minas Gerais şehrinde yaşıyorum. 3 sene evvel müslüman oldum. Hidâyet yolculuğunuz nasıl başladı? * İslâm’ı, ilk defa televizyondan, 11 Eylül hâdiseleri olunca duydum. “Kim bu dünyayı kana bulamak isteyen teröristler? Herkes bunlardan neden bu kadar korkuyor?” diye merak ettim. 11 Eylül, ağabeyimin ve yengemin de dikkatini çekmişti. Onlar da bulabildikleri imkânlarla İslâm’ı araştırmışlar. Zaten onlar, benden önce müslüman oldular. Önce yengem, bir yıl sonra da ağabeyim… Nihayet ben de İslâm’ı araştırmaya başlamıştım. İşte İslâm’a doğru ilk yolculuğum bu merak üzerine başlamış oldu. Zaten her şey merakla başlamaz mı? Âilenizi tanıtabilir misiniz? Anneniz, babanız bir dine mensup muydu? * Annem-babam katoliktiler. Babamın âilesi ise, ateistti. Anneannem çok dindar bir hıristiyandı. Küçüklüğümüzde bizi çok etkiledi. Bize Allah duygusunu anneannem aşıladı. Âilece toplanırdık, bizimle konuşurdu. Annem dîne çok meyilli olduğu için, bizi de inançlı olarak büyüttü. Şimdi düşünüyorum da, bizi İslâm’la büyütmüş âdeta… Edeb ve ahlâka çok önem verirdi. Bize cömertliği, yardımseverliği, paylaşmayı sevdirdi. “Bu dünyadaki hiçbir şey bize âit değil, hepsi Allâh’ın!..” derdi. Tekrar size dönecek olursak, annenizin bu telkinleri mi sizi dine yaklaştırdı? Tam öyle değil!.. Anneannem, beni güzel bir hıristiyan olarak yetiştirmek istiyordu. Zaten dinlerin insan eli değip tahrif olmadan önceki hâlleri de hep aynı değil mi? Benim, eskiden beri, her şeyi yaratan bir “Allah” inancım vardı, ama herhangi bir dine mensup değildim. Dinleri araştırmış, fakat bir türlü aradığımı bulamamıştım. Garip olan, o zamana kadarki araştırmalarımda İslâm dinine âit hiçbir şey bulamamış olmamdı. Bu arada gençliğim Batı’nın renkli dünyası içinde âdeta kaybolmuştu. Hiçbir şeyde huzur bulamıyordum. O çevreden o kadar bıkmıştım ki, kendimi bu dünyaya âit hissetmiyordum. Bir taraftan da araştırmalarıma devam ediyordum. Dinleri, mezheplerini inceliyordum. Hıristiyanlığı inceledim. Dinle İncil arasında, Hazret-i İsa ile ilgili o kadar zıtlıklar vardı ki, hakikati orada aramak bile hataydı. Bütün her şeyi kabullenmeye çalışsam da, Hazret-i İsa’nın «Allâh’ın oğlu» olarak kabul edilmesini bir türlü aklım almıyordu. “– Tanrı’nın nasıl oğlu olur, O, bir insan mı ki?!” diyordum. Tanrı’nın bir insan olma fikri de bana çok saçma geliyordu. Brezilya’nın çoğu hıristiyan… Ben müslüman olmadan önce de çevremdeki hıristiyanlara, inançlarındaki tezatları, çelişkileri anlatır, zihinlerinde yerleşmiş inançlarını sorgulamalarını isterdim. Sık sık etrafımdakilere Hristiyanlıkla ilgili sorular sorardım. Sonra üniversiteye başladım. O kadar dünyaya kendimi kaptırmıştım ki, dinlerle ilgili araştırmalarımın hepsini rafa kaldırdım. Artık zihnimde sadece üniversite ve oradaki çalışmalarım vardı. Böylece tam altı yıl geçti. Elektrik mühendisliğinden mezun olmuştum. İşte tam bu esnada 11 Eylül hâdisesi oldu. O olay, içime bir ateş düşürdü ve İslâm’ı, terörist dedikleri o insanların dinini öğrenmeye karar verdim. İçimdeki bu merak ateşi, beni yakıp kavuruyordu. Emperyalizmden bıkmıştım. Onun insanlara mutluluk vermediğini yakînen görüyordum. Bu yüzden, âdeta dört koldan İslâmiyet’le ilgili bilgiler toplamaya başladım. Onunla ilgili kitaplar arıyordum, internetten İslâmiyet hakkında lehte ve aleyhte söylenen her şeyi inceliyordum. Ve araştırmalarımda şunu gördüm: Avrupa’nın bir “altın devri” var, keşiflerin olduğu, bilimin ilerlediği, kıtaların aşıldığı dönem… Bu dönemin hazırlanmasında emeği geçen ilim adamlarının hepsinin müslüman olduğunu fark ettim. Matematikte, tıpta, felsefede ilk buluşları, ilk keşifleri hep Müslümanlar yapmışlar. Bu, beni çok etkiledi. Araştırmalarıma tam iki sene devam ettim. Ben rasyonel (akılcı, mantıklı) bir insanım ve her şeyi öncelikle aklımla kavramaya çalışırım. Araştırmalarımda İslâm’ın akla ve mantığa ters hiçbir yönünü göremedim. Kur’ân-ı Kerîm’i inceledim. İçinde hiçbir zıtlık yoktu. Sanki her şey birbirini tamamlıyordu. Bir bütünün parçaları gibi hepsi yerli yerine oturuyordu. Bu ise, insana müthiş bir huzur veriyor. Bu uzun araştırmalarım, İslâm’ın, Allah’tan gelen bir “hak din” olduğunu anlamama yetti. İnternet aracılığıyla şehrimizdeki diğer Müslümanlarla tanışma fırsatı buldum. Müslüman olmadan önce dünyanın gidişâtından çok ümitsizdim. Avrupa’nın sıkıntılarından, dünyadaki zayıf ülkeleri ezmesinden bıkmıştım. Ve “Bu dünya düzeni aslâ değişmez!..” diye düşünüyordum. Diğer müslüman kardeşlerimle tanışınca, fikrim tamamen değişti. Müslümanların aslında birer “terörist” olmadıklarını, bilakis insanlığın iyiliği için çabalayan ve duâ eden insanlar olduklarını gördüm. İslâm’ın insana bakışı o kadar güzel ve merhametli ki!.. Komşunla bile ilgilenmek zorundasın. Peygamber Efendimiz buyuruyor ya: “– Komşusu açken tok yatan bizden değildir!..” diye… Kapımızdaki aç kediden bile sorumluyuz. İslâm’ın her şeye bakışı merhamet dolu… Bütün bunlar, benim yaşamak istediğim, ama arayıp da bulamadığım bir hayat tarzı ve duygu dünyasıydı. Hâlbuki medya, İslâm’ı ve Müslümanlığı hakikatin tam zıddı olarak “terörist” damgasıyla tanıtıyordu. Böyle temiz niyetli insanların dini nasıl terörizm olabilir ki!.. Medyanın İslâm’ı böyle tanıtmasının temel sebeplerinden birisi, İslâm’ın kapitalizme aykırı bir din olması!.. Gönüllere İslâm hâkim olunca, insanları istedikleri gibi sömüremeyecekler!.. Çünkü İslâm, aşırı hırsı, aşırı tüketim ve israfı, insanların gaddarca birbirlerini sömürmelerini şiddetle yasaklamış. Kapitalizm ise, tam aksine bu temeller üzerine kurulmuş. İslâm’ı araştırırken dört sûreyi de ezberlemiştim. Bunlar: Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nas sûreleri… Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okumuştum. Hatta kitaplara baka baka namaz bile kılıyordum. Ama henüz müslüman olmamıştım. Âilemin tepkisinden korkuyordum. Bir Cuma sabahı uyandım. İçimden bir ses şöyle diyordu: “– Sen çok kötüsün!.. Şirk koşuyorsun!..” “– Evet!..” dedim. “Şirk içindeyim. Doğruları buldum, fakat âilemden korktuğum için onları dinliyorum. Hâlbuki Allâh’ı dinlemeliydim. Âilem, Allah’tan daha üstün olamazdı, olmamalıydı. Ben onları üstün tutarak açıkça «şirk» koşuyordum.” Ve içime bir ürperti girdi. Annemin masasının üstündeki masa örtüsünü çektim ve başıma örttüm. Bu, benim ilk tesettürümdü ve öylece câmiye gittim. Oradaki hocaefendi ile tanıştım. Kendisine müslüman olmak istediğimi söyledim. O kişi, bana: “– Sen eve dön, biraz daha düşün!.. İslâm, zor bir dindir, yaşayamazsın!..” dedi ve şehâdet getirmeme müsaade etmedi. O câmiye dört kere gittim ve o kişi beni dört kere geri çevirdi. O, hep: “– Düşün!..” diyordu. En son gidişimde çok kızdım. Bağıra bağıra: “– Benden ne istiyorsun?! Artık yeter!..” dedim. “İslâm’ı araştırdım ve şehâdet getirmek istiyorum.” Sonra da onun konuşmasına fırsat vermeden bağıra bağıra kelime-i şehâdeti söyledim. Erkeklerin içinde oldu, bu hâdise… Câmide bulunan erkekler, sevinç içinde: “– Allâhu ekber, Allâhu ekber!..” diye tekbir getirdiler. Brezilya’nın hâli işte bu!.. İslâm’a ulaşmak orada çok zor!.. Ulaşınca da böyle câhil insanlar yüzünden kaybedilebiliyor. O yüzden orada İslâm’ı gerçekten bilen ve yaşayan tebliğcilere çok ihtiyaç var. (Gülerek devam ediyor.) Sonradan öğrendiğime göre de, bir câmiye gidip hocanın önünde şehâdete bile gerek yokmuş, kişinin kendi şehâdeti bile yetermiş. Sonra neler oldu? * Artık müslümandım. O gün câmiden eve geldim. Örtümü (başımdaki hâlâ masa örtüsüydü) hiç çıkarmadım. Bir hafta sonra da kendime gerçek bir başörtüsü aldım. Tesettürü hiç yadırgamadım ve zorlanmadım. Âdeta içimden öyle geldiği için örttüm. Çünkü bu Allâh’ın emriydi ve fıtratımız da buna muhtaçtı. Âileniz, müslüman olmanızı nasıl karşıladı? * Âilem, müslüman olmama karşı çıktı. Çünkü medyadan tanıdıkları İslâm’ın erkeklerini terörist zannediyorlardı. Bu terörist erkekler, kadınlarına da durmadan işkence ediyorlardı. Onlar öyle biliyorlardı. Tesettüre bürününce hemen karşı çıktılar ve: “– Sen, iyice fanatik oldun!..” dediler. Çok tartıştık annemle… “– Anneciğim, tesettüre girmezsem, günâha girmiş olacağım!..” dedim ve odama gittim. Annem çok ağladı. Çığlıklar attı. İki buçuk saat sonra yanıma geldi: “– İstediğini yap!.. Sana engel olamam.” dedi. İki sene âilem, beni diğer akrabalarımla görüştürmediler. Çünkü benden utanıyorlardı. Ve ben iki sene boyunca buna râzı oldum. Bir gün babaannem hastalandı. Onu ziyarete gitmeme bile izin vermiyorlardı. “– Bunu kabul edemem!..” dedim ve gittim. Babaannem gittiğimde uyuyordu. Bir müddet sonra gözlerini açtı. Beni tesettürle görünce: “– Bu ne hâl? Başındaki örtü de ne?!” dedi. Ben: “– Müslüman oldum!..” deyince, başını çevirdi ve: “– Benim babam da müslümandı.” dedi. O zamana kadar kimse bunu bilmiyordu. Onun babası Lübnan’da yaşamış. Babaannemler oradan göç etmişler. Hâlbuki biz babamın sülâlesini hep ateist zannederdik. Çevreniz, arkadaşlarınız müslüman olmanıza ne dediler? Onlar da âileniz gibi tepkiler mi verdi? * Arkadaşlarım da müslüman olmamdan etkilendi. İki arkadaşım daha İslâm’ı araştırıp müslüman olmaya karar verdiler. Brezilya’da insanlar, 11 Eylül’den sonra âdeta Amerika’ya inat müslüman oluyorlardı. Bu inat ve Amerika düşmanlığı, onlara müspet kapılar açtı. Onların İslâm’ı araştırıp huzura kavuşmalarına sebep oldu. Yani Amerika’nın 11 Eylül oyunu, Brezilya’ya İslâm’ı ve huzuru getirdi, diyebilirim. Âyette de buyurulduğu gibi “Sizin hayır gördükleriniz şer, şer gördüklerinizde de hayır olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz!..” (el-Bakara, 216) Müslüman olmanız, işyerinde problemlere sebep oldu mu? * Çalıştığım yerde tesettürlü olmam ve namaz kılmam, tabiî ki mesele oldu. Şefim, müslüman olmamdan çok rahatsız olmuştu. Bir sene işsiz kaldım. Tabiî bunlar küçük imtihanlar!.. Zaten Ankebût Sûresi 2. âyette de buyruluyor ya: “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece «İman ettik!..» demeleriyle bırakıverileceklerini mi sandılar?!” Bir sene sonra Allah, daha hayırlı kapılar açtı. Hem dinimi rahatça yaşayıp, hem de mesleğimi icrâ edebileceğim bir iş buldum. Güneş enerjisi üzerine çalışmaya başladım. Tek zorluk, iş bulma değil elbette… Sokaklardaki insanlar hep önyargıyla bakıyorlar. Marketlerde kötü davranıyorlar. Yolda bana merakla baktıkları zaman, hemen onlara: “– Bir şey mi sormak istiyorsunuz?” diyorum. Kimisi kaçıyor. Bazıları da İslâmiyet hakkında soru soruyorlar, çok etkileniyorlar ve telefon numaramı alıyorlar. İslâm’ı öğrenmek için tavsiye kitaplar istiyorlar ve câmiye bile geliyorlar. Burada önemli olan, zorluklara takılmadan hedefe kilitli kalmak ve İslâm’ı en güzel şekilde yaşamak!.. O zaman her yerde önyargılar kalkıyor. Brezilya’da insanlar İslâm’a muhtaç!.. İnşâallah burada (Türkiye’de) dinimi iyice öğrenip oraya geri döneceğim ve kardeşlerime yardım edeceğim. İnşâallâh hidâyetlere vesîle olurum. Çünkü Brezilya’nın ihtiyacı, bilgili, İslâm’ı güzel yaşayan Müslümanlar!.. Böyleleri az olduğu için orada uzun süre yaşayamıyor ve İslâm’ı daha rahat yaşayacakları yerlere göç ediyorlar. Bir daha da geri gelmiyorlar. Cenâb-ı Hak, beni Brezilya’da dünyaya getirdiyse, orada müslüman olduysam, benim cihâdım, tebliğim demek ki orada!.. Kaçmak, çözüm değil!.. O yüzden bu röportajı okuyan kardeşlerim, İslâm’ı güzel öğrenip öğretmem için bana çok duâ etsinler!.. Bu röportajınızı okuyacak kardeşlerimize söylemek istediğiniz başka şeyler de var mı? Benim en sevdiğim ibâdet, namaz!.. Onda çok huzur buluyorum. Günde beş defa Allah’ın huzuruna çıkmak çok güzel!.. Namazdaki hareketler, bedenin altı noktasının yere değmesi, insana müthiş bir enerji veriyor. Bugün bilim adamları da bunu doğruluyor. İslâm’daki ibâdetleri yaparken de, hareketlerin mânâsını anlamasan da, hep huzura kavuşuyorsun. Teslim olunca, onun karşılığı bir yerden karşınıza çıkıyor. Biz insanız. Hatalar yapıyoruz. Namaz burada devreye giriyor. Namaz kıldıkça kötülüklerden uzaklaşıyorsunuz. Âyette de geçiyor ya, “…Namaz insanı aşırılıktan, kötülükten alıkoyar!..” (el-Ankebût, 45) diye… Müzik dinlemeyi çok severdim. Terk etmek ve sigarayı bırakmak zor oldu. Zaman, sabırlı olmak zamanıydı ve namaz bana yardım etti. İslâm’ı iyi öğrenmek, okumak da yetmiyor işte… Kalbe indirmek ve yaşamak lâzım!.. Kalpten düşünmek lâzım… İşte o zaman, yavaş yavaş hikmetler açılıyor. Mesela erkeklerle kadınların aynı mekânda olmamasının ayrı bir hikmeti var. Erkekle kadın bir arada olunca, enerji farklı oluyor; rekabet duygusu, kıskançlık ve nefsânî duygular harekete geçiyor. Ben müslüman olduktan iki sene sonra bunların farkına vardım. Müslüman hanımlarla beraber olduktan sonra daha huzurlu oldum. Onlarda saflığı, temizliği ve iyi niyeti buldum. Bu duyguların, onları iyiye götürdüğünü fark ettim. Anneler, evlatlarının küçüklüklerinden itibaren terbiye etmeliler. İslâm’ı iyi öğretmeliler. Öyle olursa, benim yaşıma geldiğinde neredeyse âlim olurlar. Ama çocukları televizyon terbiye edince, çocuklar televizyonu kopya çekince, dinden uzak kalıyorlar. Cenâb-ı Hak bize muhtaç değil!.. Biz, O’na muhtacız!.. Bizi her zaman görüyor. Küçük şey yok!.. Müslüman her hâline dikkat etmeli!.. Çünkü o, her hâliyle herkese örnek olmalı!.. Hayatınız bir çok ibretle dolu… İnşâallah okuyan kardeşlerimize faydası olur. Bize vakit ayırdığınız ve başınızdan geçenleri samimi olarak bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Allah, sizin vâsıtanızla Brezilya’da nice insanlara hidâyet nasip eylesin. Âmin. Beni sabırla dinlediğiniz için, ben de sizlere teşekkür ederim. Halime Demireşik Bu da Benim Hidayet Hikayem Olsun Şebnem Dergisi, 24. sayı
Ahmed bin Hadraveyh hazretlerinin evine bir gün hırsız girdi. Her tarafı aradı, fakat götürecek bir şey bulamadı. Eli boş döneceği zaman Ahmed bin Hadraveyh; - Ey genç! Şu kovayı al su doldur. Abdest al ve namaz kıl. Bu arada evime belki bir şey gelir, sana veririm. Böylece evimden boş dönmemiş olursun, dedi. Genç onun emrettiği gibi hareket etti. Sabah olunca zengin birisi Ahmed bin Hadraveyh’e yüz elli altın getirdi. Ahmed bin Hadraveyh hazretleri bu parayı o gence vererek; - Al bu gece kıldığın namazlar sebebiyle sana mükafattır.” dedi. Genç onun bu merhamet ve iltifâtı karşısında şaşırdı, hâli de değişti. Sonra; “Yolumu kaybetmiş, bozuk işlere dalmıştım. Bir gece hayırlı bir iş yapıp Allahü teâlâya ibâdet ettim. Rabbim de bana böyle ihsânda bulundu.” diyerek tövbe edip Ahmed bin Hadraveyh hazretlerine talebe oldu.
Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını kaçıracaktır. Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar tarlanı sulayamazsın.“ Adamın biri bir gün eşeğine buğday yükleyerek değirmene varır. Eşeğin sırtındaki buğday çuvallarını indirir indirmez eşek kaçar ve kaybolur. Adam eşeğin peşine düşerek aramaya koyulsa Cuma namazını kaçıracaktır. Tam bu sıkışık anda adamın tarla komşusu çıkagelir ve der ki, “Bugün sulama sırası senindir; hemen git; nöbetini kullanarak toprağına su ver. Sıranı kaçırırsan bir daha nöbet sana gelinceye kadar tarlanı sulayamazsın.“ Adam, Cuma namazını kaçırmamak için kaybolmuş eşeğini aramaktan vaz geçmişken bu defa da başına tarla sulama derdi çıkar. Dünyalık geçim bakımından işlerin her ikisi de biri birinden mühimdir. Eşeğin peşine düşmezse hayvancağız tamamen kaybolabilir; ya da canavarların birine yem olur. Halbuki köylü eşeksiz geçinemez. Öteye beriye yüklerini kim taşıyacak ve neyin sırtına binerek yolculuğa çıkacak? Tarla, zamanında ve düzgün aralıklarla sulanmadığı taktirde o yılki ekinler ya noksan olur. Ya da hiç olmaz. Bu da bir köylü için bütün ev halkının o yıl açlıkla karşı karşıya kalması demektir. Ayrıca buğday çuvalları da değirmende kalmaktadır. Adamın sırasını bekleyip ekini öğütmesi ve onu evine götürmesi lazımdır ki karısı öğle yemeğine ekmek pişirebilsin. Adam işlerin hangisine koşayım diye düşünüp dururken Cuma namazının vakti gelip çatar. Hemen hatırına varlıkların biricik sahibi Allah‘ın kesin emri gelir. “Cuma ezanı okunduğu zaman, dünyalık işlerinizi bırakarak Allah‘a ibadet etmeye koşunuz. Cumadan çıktıktan sonra işlerinize dağılarak helal yollardan geçiminizin peşine düşünüz.“ Adam şöyle düşünür: “Az sonra yüce Allah‘ın kesin emri beni ibadet yerine çağıracaktır. Şu anda kafamı yoran dünyalık nimetlerle birlikte daha nice nimeti bana veren O değil midir? Üstün ve ortaksız bir gücün sahibi olarak, O verdiği nimetleri istediği anda geri alıp kulu çaresizlik içinde çırıl çıplak bırakacağı gibi elden kaçar gibi olan nimetleri tekrar kulunun eline ve emrine veremez mi? O halde tamam, herşey ne olursa olsun; ben Cuma namazına gidiyorum.“ Bu kesin karardan sonra saydığımız bütün sıkışık işlerini yüzüstü bırakarak camiye koşar. Dünya işlerinin kafa yoran düşüncelerinden sıyrılarak Allah‘ın evine gider. Hatibin okuduğu hutbeyi can kulağıyla dinlerken, hafta içinde yaptığı günahları bir bir aklından geçirir; daha önceki Cuma namazından çıkarken artık günah işlemiyeceğine gönülden söz verdiği halde sözünü tutamıyarak yaptığı dine aykırı hareketlerden ötürü yüreğinde derin bir pişmanlık duyar. Esirgeyen ve bağışlayan Allah‘dan, her adımını O‘nun emrine uygun şekilde atamadığı için samimi bir utanç duyar. Pişmanlık ve utancının manevi gözyaşları ile gönlünü karartan günah pasları silinir. Kalbinin bir hafta önceki o tatlı rahatlığa ve Allah (c.c.) huzurunda teslim olmuşluğa tekrar büründüğünü hisseder ve sevinir. Fakat bu sevincin yanında “Ya ibadetlerimi yüce Allah (c.c.) kabul etmezse; ya farkında olmadan ağır şekilde Allah‘ı gücendirecek bir günah işliyor ve Allah‘ın yaygın esirgeciliğini kendimden uzaklaştırıyorsam“ diye içinde bir korku ve endişenin kıpırdadığı duyar. Sonra aklında gelir ki iyi bir mü‘min zaten her an Allah‘ın rahmetine güvenecek hem de O‘nun korkusunu hiçbir an gönlünden çıkarmıyacak, bu iki duyguyu aynı anda taşıyarak kendini yolun doğrusu üzerinde tutacaktır. O halde bu korkulu ve aynı zamanda ümitli hali temiz bir mü‘minin özlenen halidir. Sağlam bir mü‘mine yakışır duygu ve düşünceler taşıdığına ayrıca sevinir. Allah‘ın öz evinde O‘na bağlılıkların en samimisini sunarak Cuma namazını kıldıktan ve arınmış bir gönülle ibadet evinden çıktıktan sonra adam, evine varır. Bir de ne görsün!… Namazdan önce kafasını yoran ve neredeyse Cumayı kaçırmasına sebep olmak üzere bulunan bütün işler, adeta kendiliğinden oluvermiştir. Eşeği eve dönmüş, buğday öğütülmüş, tarlası da sulanmıştır. Yemek pişirip taze ekmek hazırlayan karısı sofrayı kurmuş kocasının camiden dönmesini beklemekteydi. Karısına “Bu işler nasıl yoluna girdiğinden dolayı içinde katmerli sevinç duyar, ve karısı olanları anlatır; adamın birisi değirmene gitmişti, kendisinin sanarak bizim buğdayları öğütmüş, çuvalları evine getirince yanlışlık yaptığını anlamış ve bize göndermiş. Eşek az önce kendiliğinden dönerek eve geldi. Komşunun tarlasını doldurup taşan su, bizim tarlaya akarak toprağımızı sulamış ve işte işler gördüğün gibi yoluna girmiş.“ Adam bir yandan Allah‘a karşı, mü‘min kalabalığı ile birlikte samimi kulluk borcunu yerine getirip gönül rahatlığına kavuştuğundan ötürü öte yandan namaz öncesi canını sıkan işler, zincirlemesine kendiliğinden yoluna girdiğinden dolayı ayrıca katmerli sevinç duyar, kullarının her işini yoluna koyan yüce Allah‘a şükürler ederek karısı ve çoluk çocuğu ile birlikte sofraya oturur.
Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur’a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar. Vâli dedi ki: - Hepsini hapsedin! Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp: ”Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek’at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı. Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu: - Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı? Müdür dedi ki: - Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz yaşları döküyor. - Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler. Vâli hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki: - Sizden özür.diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel! Demirci de cevabında dedi ki: -Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem. - Neden gelemezsiniz? - Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın! Akıl isen nemâzı, çün saâdet tâcıdır. Sen namazı şöyle bil ki, mü’minin mi’râcıdır.
ADAM, bineceği otobüsün kalkmasına bir saatten fazla süre olduğu için, terminalin yarı aydınlık koridorlarını arşınlıyordu. Ellerini yıkamak üzere biraz ilerideki mescide yanaştığında, iş tulumları giymiş bir genç ona doğru gelerek: - Herhalde namaz kılacaksınız, dedi. Abdest alma yerimiz de mevcuttur. Adam, elindeki sigaranın külünü delikanlının ayakları dibine silkelerken: - Sen herhalde görevlisin, diye diklendi. Ne iş yaparsın burda? Delikanlı, köşedeki süpürgeye işaret ederek: - Temizlikçiyim efendim, diye kekeledi. Lavabo ve tuvaleti temizliyorum. Adam, onu alaycı gözlerle süzerken: - Ben, namazı senin gibi çulsuzlara bıraktım, diye sırıttı. Bu iş size öyle yakışıyor ki? Temizlikçi genç, adamın hakaretine aldırmayacak kadar olgundu. Fakat namaza karşı yapılan saygısızlık, canını çok sıkmıştı. Vereceği cevabı bir süre düşündükten sonra, susmayı tercih ederek işine döndü. Adam, mağrur adımlarla oradan uzaklaşırken, başının döndüğünü hissetti. Sırtından çıkartarak koluna aldığı kaşe paltonun ağırlığını da ilk defa fark ediyordu. Biraz önce yediği iki porsiyon kebap, herhalde tansiyonunu yükseltmiş ve kendisini hâlsiz bırakmıştı. Birkaç adım daha attığında âniden fenalaşarak dizleri üzerine çöktü. Allah?tan ki kolundaki palto ondan önce yere serilmiş ve yeni aldığı takım elbisenin kirlenmesini engellemişti. Adam, çömelmiş vaziyette olmasına rağmen fırıldak gibi dönen başını yere dayayarak bir müddet dinlendi ve tekrar doğrulduğunda, aynı rahatsızlığı duyarak hareketini tekrarladı. Fakat, başkaları tarafından görülmüş olmaktan endişe ediyordu. Bunun için başını yerden kaldırıp sağa sola bakındığında, terminalin çaycısı olduğu anlaşılan bir gençle burun buruna geldi. Delikanlı, adamı saygılı bir ifadeyle selâmlarken: -Allah kabul etsin bey amca, dedi. Ama kıble biraz daha sağa doğruydu. Cuneyd Suavi
Vaktiyle mescidin birinde bir adam konuklamıştı. Din yolunda gayreti kendisine azık edinmişti. O aşık adam, bir gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak niyetiyle mescide gitmişti. Fakat gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Namaz kılan adam,kemal sahibi birinin mescide geldiğini sandı. Gönlünden, ”Böyle bir insan mescide ancak ibadet etmek için gelir. İyi oldu. Böylece kamil bir adam namazımı görüp, ibadetimi duyacak!” diye geçirdi. Bütün gece sabaha kadar ibadette bulundu, bir an bile ibadeti bırakmadı. Bir hayli dua etti,ağlayıp inledi. Kah tövbe etti, kah istiğfar…. Müstehap ve sünnetleri yerine getirdi. Kendisini adam akıllı iyi gösterdi. Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescid aydınlandı. Adam bir de baktı ki, mescidin köşesinde bir köpek yatmış uyuyor. Bu dertle canı yandı, kanı kurudu… Gözyaşları yağmur gibi kirpiklerinden damlamaya başladı… Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki; içinden çıkan ahlarla dili de yandı, damağı da…. Ve kendi kendine dedi ki: ”A edepsiz! ALLAH seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece şu köpek için ibadette bulundun. Ne olurdu, bir gecelik de ALLAH için uyanık kalsaydın. Senin, bir gece bile ALLAH için riyasızca ibadet ettiğini görmedim… Ey riyakar insan! Nice köpekler var ki senden daha iyi. Bir bak kendine! köpek nerede sen neredesin? Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. ALLAH ‘tan utanmaz mısın sen? Kendi kadrini, mevki ve dereceni gördün ya! Bu şekilde muvaffak olmaktan artık ümidini kes! Bu alemde, bu halinle bir senin elinden bir iş gelmez.Gelse bile ancak köpeklere layık bir iş olur bu. Bilmem ki, neden şeytana eş olursun? Niçin nakşa kapılıp sersemleşirsin?” Şeytanın şu zulüm yuvasından kaç artık. Şu şaşkınlıklarla dolu zindandan geç. Şu deccal sesli adamlardan ne istersin. Şu kendilerini mehdi gösterenlerden ne umarsın? İlahiname, Feridüddin Attar, Semerkand Yayınları
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: (İçki içmek büyük günahtır, içki içen namaz kılmamalı) deniyor. Bu yanlıştır. Namaz ayrı içki ayrıdır. Çok büyük günahlar işlense de, namazı asla ihmal etmemelidir. Âlimlerimiz, (Namazın bereketiyle, diğer günahların bırakılması kolay olur) buyuruyorlar. Salih bir zatın pazarcılık yapan komşusu, işten eve gelince çilingir sofrasını kurarak her gece gürültü yapar. Salih zat, komşusunun gürültüsünden rahatsız olduğu için, başka bir eve taşınır, bir kaç gün sonra da bu komşunun vefat etmesi üzerine tekrar eski evine taşınır. Bir gün kapı çalınır, kapıyı açıp bakar ki boyu, gökyüzüne kadar uzanan bir adam. Ne istediğini sorunca, adam der ki: — Kazmayı al benimle gel! — Sen kimsin, beni nereye götüreceksin, bana ne yapacaksın? — Sus, kazmayı al benimle gel! Kazmayı alır beraber giderler, mezarlığa gelirler. Bir mezarı göstererek, burayı kaz der. Mübarek zat gösterilen mezarı kazar, dur der, bir tuğla çıkarmasını söyler ve bir tuğla çıkartır, tuğlayı çıkardığın delikten mezarın içine bak der, bakar ki, komşusu Cennette ve üstelik tahtta oturuyor, tahtı da var. Mübarek zat şaşırır, bu benim vefat eden komşum der. Bu nasıl olur? Peki, ben nerede hata yaptım? der. O zat da der ki: — Vefat eden komşun her günahı işlerdi; fakat namazını hiç bırakmazdı ve namazın arkasından da şöyle dua ederdi: “Ya Rabbi biliyorum günahım çok; fakat Peygamber efendimizi, Ehl-i beytini, aralarındaki savaşlar ne sebeple olursa olsun, Eshab-ı Kiramı ve onların yolunda olanları seviyorum, onların hatırına günahlarımı affet, bana Cennetini ihsan et” diye dua ederdi. Namazlarını ve bu duayı hiç bırakmazdı. Bu hasleti onun kurtulmasına sebep oldu. İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran şey namazdır. Namaz kılmak, huzur-u ilahiye çıkmak demektir. Namazda, Allahü teâlânın huzurunda olduğumuzu bilerek okumalıyız. Namazı, ne olduğunu bilerek kılmalıyız!
Atlı bir eşkıya, Şam ile Medine arasında ticaret yapan bir tüccara bağırır: — Davranma öldürürüm. — İşte malım. Hepsini al ve beni serbest bırak! — Mal zaten benim olacak. Ben senin canını da almak istiyorum. — O hâlde bana biraz mühlet ver, abdest alıp namaz kılayım! Eşkıya, izin verir. Tüccar, abdest alıp dört rekât namaz kılar. Namazdan sonra dua eder. Dua bitince, hemen orada yeşil elbiseli bir süvari belirir. Eşkıya, bu süvariye saldırır; fakat süvari bir darbe vurup eşkıyayı attan düşürür. Sonra tüccara der ki: — Haydi, şimdiye kadar çok insanın canına kıyan şu eşkıyayı öldür! — Bir cana nasıl kıyarım ki? — Fakat bu eşkıya seni öldürecekti. Bunu öldürmezsen daha çok cana kıyar. — Ben hayatımda kimseyi öldürmedim. Beni mazur gör! Süvari, eşkıyayı öldürür. Eşkıyadan kurtulan tüccar, süvariye sorar: — Sen kimsin? — Ben 3. kat gökte bulunan bir meleğim. Sen birinci defa dua ettiğinde gök kapıları öyle çalındı ki, mühim bir olayın olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua edince, Cebrail aleyhisselam geldi. (Şu zavallıyı kurtar) dedi. Ben de hemen geldim. Bu eşkıyayı öldürmeyi, Allahü teâlâ bana nasip etti. Ey tüccar, iyi bil ki, kim de senin gibi dua ederse, Allahü teâlâ onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder. Tüccar sağ salim Medine’ye dönünce, başından geçenleri Peygamber efendimize anlatır. Resulullah efendimiz buyurur ki: (Elbette Allahü teâlâ, sana Esma-i hüsnayı telkin etti. O isimlerle dua edilirse, Allahü teâlâ, o duayı kabul eder, istenileni verir.)
Harun Reşid, bir Ramazan günü Behlül’e, akşam namazında camiye gitmesini ve namaza gelen herkesi iftara davet etmesini söyledi. Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı: - Akşam camiye bu kadar insan mı geldi? Behlül cevap verdi: - Siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu ve daha başka şeyler sordum. Onları da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen bu kadarmış.
Rasul-i Ekrem s.a.v.’in de hazır bulunduğu ‘Zâtü’r-Rika’ gazvesindeki bir çarpışmada, müslümanlardan biri müşrik bir adamın muharebe yerinde bulunan karısını öldürmüştü. Kadının kocası da misilleme olarak mutlaka bir müslüman öldürmeye yemin etmişti. Rasulullah s.a.v. ve arkadaşlarının peşinden onları izlemeye başladı. Allah Rasulü akşam üstü bir yerde konaklama hazırlığı yaptı ve yanındakilere sordu: - Bu gece istirahatimizde bize kim bekçilik yapacak? Muhacir ve Ensar’dan iki adam cevap verdiler: - Ya Rasulallah, biz sizler için nöbet tutarız. - Öyleyse şu vadinin giriş kısmında bekleyin. Bu iki gönüllü, Ammar b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr idiler. Gece nöbetine duracakları sırada Ensar’dan olan Abbâd, Muhâcirler’den olan Ammar’a: - Gecenin hangi bölümünde nöbette olmamı istersin? diye sordu. O da: - Gecenini ilk bölümünde benim yerime sen bakıver, dedi. Bu karardan sonra Muhacir, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanına uzanıverdi. Nöbetteki Ensar da, vaktin değerlendirmek için gece namazına durdu. Meğer karısı öldürülen müşrik herif de, o sırada yakınlardaydı. Namazda duran adamı farketti ve onun nöbette olduğunu anladı. Bir ok atıp sapladı ve atmaya devam etti. Nöbetçi sahabi üçüncü okla ağır yaralanmıştı. Derhal rükû ve secdeleri yapıp namazının tamamladı ve arkadaşını uyardı: - Kalk artık kalk! Ben yaralandım arkadaş, hareketten kesildim!.. Arkadaşı yerinden fırlayınca, okçu müşrik de korkup uzaklaştı. Yaralı arkadaşının durumunu gören Muhacir hayretle sordu: - Fesubhanallah! Sana ilk ok atılanca beni uyandırsaydın ya! - Okumakta olduğum bir surenin ortalarında idim. Onu kesmek istemedim. Eğer Rasulullah’ın bize verdiği nöbetçiliğe zarar gelmeyecek olsaydı, canım çıkasıya okuduğum sureyi kesmezdim.
Manifaturacılık yapan bir genç vardı. İşlerinin çokluğunu bahane ederek, namazlarını hep son vaktine bırakırdı. Dükkânın yakınındaki camide, vaktin çıkmasına az zaman kala namazlarını yetiştirirdi. Bir gece, kan ter içinde kalmıştı. Rüyasında ölmüş, hesap için mizan başına getirmişlerdi. (İbadetlerimi yaptım, haram işlemedim, hesabım kolay geçer) diye ümit ediyordu. Melekler önce iman ve doğru itikat aradılar, hemen önlerine geldi. Sonra namaza sıra geldi; fakat aradılar, bir türlü bulamadılar. - Ben hiçbir namazımı kazaya bırakmadım, mutlaka bulmanız lazım,diye feryat ediyordu. Nihayet melekler, - Kusura bakma, sana ait bir tek namaz bulamadık. Şimdi seni cehenneme atacağız, diyerek yüksek bir dağa çıkardılar. Genç çırpınarak, - Hayır, bunda bir yanlışlık var, ben hiç namazlarımı bırakmadım, dediyse de dinlemediler, dağın tepesinden, aşağıda olan cehenneme fırlattılar. O şiddetli korkuyla, dizlerinin bağı çözüldü, birden karşılarına nur yüzlü bir zat çıktı, düşerken havada yakalayıp, -Ben senin kıldığın namazlarım, dedi. Genç heyecanla, - Ben çok perişandım, az sonra cehenneme düşecektim, niye bu kadar geç kaldın? diye sordu. O da, - Sen de beni hep son vakte bırakırdın, dedi. Genç o günden sonra vakti girer girmez namazlarını kılmaya başladı.
Adamın biri parasını sakladığı yeri unutmuştu. Ne kadar düşündü ise günlerce aramasına rağmen parayı sakladığı yeri bir türlü hatırlayamıyordu. Benim bu derdime bir çare bulursa o bulur diyerek doğru imam-ı azam hazretlerinin huzuruna gitti. İmam-ı azam dedi ki: “Bu senin meselen fıkıhla ilgili değil ama, yine de sana bir akıl vereyim: Sen git bu gece sabaha kadar namaz kıl, ümit ediyorum ki, paranı koyduğun yeri hatırlarsın.” Adam o gece sabaha kadar ibadet etmeye karar verip abdest aldı, namaz kılmaya başladı. Daha gecenin yarısı bile olmadan parayı koyduğu yeri hatırladı. Namazı bıraktı, doğru parayı koyduğu yerden alıp yattı. Sabah olunca imam-ı azama, (Allah senden razı olsun, bu derdime de çare buldun. Daha gecenin yarısında parayı koyduğum yeri hatırladım) deyince, Hazret-i İmam, (Keşke sabaha kadar ibadete devam etseydin. Çünkü şeytan senin sabaha kadar ibadet etmene tahammül edemediği için daha gecenin yarısında sana hatırlatmış. Sabaha kadar da şükür namazı kılsaydın daha iyi ederdin. Sen parayı bulunca namazı bıraktın) dedi.
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, isni Hallad olan, yeni öğrenmiş bir bedevi zat girdi. Rüku ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı. Sonra huzura gelerek selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve. - Dön namazını tekrar kıl, buyurdu. O zat dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.), - Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu. Bu hal üç defa tekerrür edince Hallad (r.a.) : - Ya Resulullah! Seni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretirmisin? dedi. Bunun üzerine Efendimi z (s.a.v.): - Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur’an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu.
Zahid olarak bilinen fakat riyakâr olan biri, padişahın misafiri olmuştu. Sofraya oturduklarında, her zaman yediğinden daha az yedi. Namaza kalktıklarında her zamankinden daha yavaş kıldı. Padişahın, kendisini takdir etmesini istiyordu. Evine dönünce sofra kurdurdu, yemek istedi. Anlayışlı bir oğlu vardı. Babasına, -Sultanın ziyafetinde bir şey yemedin mi baba? diye sordu. -Onların önünde ayıplamasınlar diye işe yarayacak kadar bir şey yemedim, dedi. Çocuk cevap verdi, -Öyleyse baba sen namazı da kaza et! Çünkü onu da işe yarayacak gibi kılmamışsındır!.
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin küçük yaşta hastalanırlar. Hz. Ali ile Hz. Fatıma çocuklar iyi olunca, ikisi de oruç tutar. Birinci gün, iftar için hazırladıkları yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere vererek, iftar etmeden, ikinci günün orucuna başlarlar. O akşam iftarlığını da, yine o saatte kapıya gelip, (Allah için bir şey verin!) diyen fakir ve miskinlere verdiler. O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar. O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için iftarlıklarını bunlara verdiler. Bunun üzerine, Ayet-i Kerime indi. Ayet-i Kerimenin Meal-i Alisi şöyledir: “Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahu Teala’nın rızası için yitirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için, Cenab-ı Hak, onlara Şarab-ı Tahur içirdi.” (İnsan, 7-9, 21) Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Abdulkadir Geylani Hazretleri, henüz iki-üç aylıkken görülen kerametlerini annesi söyle anlatır: “Oğlum henüz birkaç aylıktı. Mübarek Ramazan ayı geldi. Birinci gün şafak söktükten güneş batıncaya kadar bütün gün hiç süt emmedi. İkinci gün de ayni durum tekrar edince anladım ki Abdulkadir oruç tutuyor. İkinci sene Şaban ayının sonuna doğru hava fazla bulutlu olduğu için halk Ay’ı göremedi. Ramazanın başlama tarihini tespit edemediler. Abdulkadir’in bu meziyetini bilenler hemen annesinin yanına gidip onun süt emip emmediğini sordular. Gerçekten o gün Abdulkadir şafaktan beri süt emmemişti. Daha sonra o günün ramazanın birinci günü olduğu anlaşıldı. Beşikteyken oruç tuttuğunu şu beyit ile dile getirir. “Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi. Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi. Allah ona ayağını veli kullarımın omuzlarına koy derken sebebi bu olsa gerek … Kaynak: Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
Bir varmış, bir yokmuş. Adı bilinmeyen uzak dağların ardında, hiç kimsenin duymadığı bir ülke varmış. Bu ülkede insanlar büyük büyük işler yaparlarmış; daha doğrusu öyle olduğunu zannederlermiş. İşleri büyük olunca, her anları çok yoğun olurmuş. Artık kimse kimseyi görmez olmuş ülkede… Sabah erkenden uyanan halk, işbaşı yapar; akşama kadar işinin başından ayrılmazmış. Dedik ya; büyük işlerin adamlarıymış onlar!.. O yüzden, ne doğarken, ne de batarken; onları hiç ilgilendirmezmiş güneş… Ne bahar geldiğinde kırlarda açan papatyalar, ne sonbaharda dökülen yapraklar dokunurmuş yüreklerine… Onlar papatyaların suyunu şifa diye satmayı, sonbaharda kış öncesi yakıt giderini azaltma planları yapmayı severlermiş. Kıyıda köşede kalmış hastalar, fakirler ve yaşlılar; kıyıda köşede kalırmış onlar için… “-Hayat, bu işte!..” derlermiş. “Hastalanırsan devre dışı olursun. Yaşlılık pilin bitmesi, iş gücünün azalmasıdır.” Fakirler içinse kimse tek lâf etmezmiş. Onlar, hiç yokmuş bu ülkenin gündeminde… Gel zaman git zaman; bir gün sokaklarda tellâllar bağırmışlar. “-Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız ağır bir hastalığa dûçâr olmuştur. Herkes, şifası için elinden geleni yapsın; duâsı makbûl olanlar el açsın; şifâdan anlayan hekimler saraya adım atsın!..” Pek duâ eden olmamış ama; “Nasıl şifa oluruz?” diye düşünen hekimler, ülkenin dört bir yanından saraya akın etmişler. Bir de ne görsünler; padişah kocaman olmuş!!! Masal bu ya; padişah yemek yemeye çok çok düşkün bir adammış. “-Ülkeyi yöneten adam öyle mi olurmuş?” demeyin, masal işte! Padişah yemek yiye yiye hasta olmuş; vücudu kocaman olmuş. Artık ne oturabiliyor, ne kalkabiliyormuş. Hiç kımıldamadan öylece yatıyormuş padişah!.. Sanki midesi dağ olmuş. Öyle büyümüş ki, midesi, bedeninde kalbine hiç yer kalmamış. İşe bakın siz, mide büyüyünce, kalp küçülür, katılaşırmış. Hekimler, padişaha ilaçlar yapmışlar. Az yesin diye midesini küçültmeye çalışmışlar, ama kâr etmemiş. Hele kalbi için kimse bir şey yapamamış. Belki beslenir de büyür diye, gözyaşı takviyesi yapmışlar damarlarından. Nâfile, o da işe yaramamış. Padişahın yakınları ümîdi kesmişler. Ama kalbi sağlam bir hekim: “-Allah’tan ümit kesilmez!..” demiş. “Bu sözümü yabana atmayın! Ümit, kulların en sağlam ipidir.” Onlar da, ümitlerini yeniden yeşerterek beklemeye başlamışlar. Bu güzel ve mânâ katılmış bekleyiş, ben diyeyim beş gün, siz deyin beş ay, devam etmiş. Bir gün, ülkenin sınırlarından içeriye yaşlı bir adam girmiş. Yaşlı dediysem, âsası olanlardan değil, gözü ve gönlü yaşlı olanlardan… Lâkin, kimse bilmezmiş gözünden çıkan yaşları, gönlündeki sızıyı… O, dimdik, dupduru gezmeye başlamış, Allah’ın yol verdiği bu ülkede. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Geçtiği dereler-tepeler şenlenmiş. Yol boyu ağaçlar, serçeler ve karıncalar fark etmiş, bu adamda bir başkalık olduğunu… Ağır ağır yürüyormuş adam; karmakarışık bir hayata alışık ülke insanlarına inat, her âna anlam katıyormuş. Güneşe gülümsüyor, karıncalara yol veriyormuş. O yürüyor, ardından bir “huzur” rüzgarı bırakıyormuş efil efil… Böyle bir huzura alışık değilmiş insanlar. Ve onlar da durup derin derin içlerine çekmişler huzur rüzgarını. Hayat yavaşlamış ülkede. Bir adam, tek başına nasıl değiştirebilirmiş bunca şeyi, sözsüz, kelâmsız?! Şaşırmışlar… Nihayet; yolunu kesip adını sormuşlar. Durmuş adam, tebessüm etmiş: “-Ramazan…” demiş. Ramazan’ın yürüyüşü devam ediyormuş. Ünü her yere yayılmış, saraya kadar ulaşmış. Ümidi kuşanmış saray halkı, Ramazan’ı bir lutuf saymışlar ve saraya dâvet etmişler. Saraya giren Ramazan, lükse, şatafata hayret etmiş. O geldiğinden beri çoktan ülke gündemine düşmüş gerçi fakirler… Ama, bu israf kanına dokunmuş; üzülmüş, kalbine yaşlar inmiş. Onu alıp götürmüşler, hasta padişahın huzuruna… Ramazan, içeri girince bir daha sızlamış kalbi, yine ıslanmış. Kocaman bir bedenle, kımıldamadan yatan padişaha yaklaşmış; eğilip kalbini dinlemiş. Ne cılızmış kalbi; ah ne zayıf!… Padişahın yakınlarına dönmüş Ramazan; “-Bu hastalığın hekimlik dilinde adı; şişmanlıktır. Mânevi âlemde ise biz buna «ağır ruh hastalığı» diyoruz.” “-Peki, çare nedir?” diye sormuşlar. “-Çare Allah’tır, Allah’tandır. 30 gün, 30 gece kalacağım bu ülkede… İlan edin halka; 11 ay bedenler doymuştur; bir ay ruh doyacak! Fakirler kardeş bilinecek, duâları alınacak. Ve zamanın kıymetini bilecek bütün insanlar. Seheri, sabah bilecek; «vaktin oğlu» olma yarışına girecekler!” “-Vaktin oğlu mu?” demişler, şaşırmışlar. “-Biz ona «ibn-ül vakt» deriz. Ancak bu hâle erişenler, aldıkları nefesi hissedebilirler, ciğerlerinin her köşesinde… Böylece, kalbin her atışı bir hayra alâmet olur.” Sonra padişaha dönmüş, Ramazan: “-Sen de biraz iyilik yap. Hâl-hatır sor güle, böceğe!.. Tâ ki, kalbinin ‘tıp tıp’larını duyasın…” Bunlardan sonra, saraydan çıkmış Ramazan. Ardında, rüzgarını bekçi bırakmış. Ülkenin her şehrini, sokağını, yaylalarını, ırmaklarını, ovalarını dolaşmış. Bir ay sürmüş yolculuğu… Bir akşam ezanı vakti, terk etmiş ülkeyi. Bir dahaki seneye niyetlenmiş; yine gelmeyi, yine düzen, yine sekînet getirmeyi… Burda da masal bitmiş. “-Bu masalda hiç mi kötü yok?” diye sormayın. Ramazan bir yere geldiğinde; bütün kötüler, esir edilirmiş bilinmez bir yerlerde. Gökten üç rahmet inmiş; biri padişahın cılız kalbine; biri “vaktin oğlu” olabilenlere, biri de Ramazan’ın rüzgârını yüreğinde hissedenlere… Kübra Akbet Şebnem Dergisi, Sayı 20
Bir Ramazan günü Abdulkadir Geylani Hazretleri dostları bir çölden geçiyorlardı. Hava oldukça sıcaktı. Tuttukları oruçtan dolayı açlık onların takatini kesmiş ve onları halsiz bırakmıştı. Buna rağmen, yollarına devam ediyorlardı. Bu sırada karşılarında bir ışık belirdi ve onlara şöyle seslendi: -Ben sizin rabbinizim Ramazan’da yemek içmek size haramdır. Ama şimdi size helal kıldım. Yiyiniz içiniz. Bu ilginç durum karşısında heyecana kapılan bazıları, hemen su kaplarına ve yiyeceğe el attılar. Tam bu sırada Abdulkadir Geylani hazretleri dostlarını uyardı: -Sakın oruçlarınızı açmayın! Sonra sesin geldiği tarafa dönüp: - “Euzu billahi mine’ş-şeytani’r-racim. Euzu billahimine şerri zalike” kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım. Bu görünen şeyin zararından Allaha sığınırım, der demez nur görünen şey bir anda kapkara kesildi! Şeytan kendisini süslü göstererek onları aldatmaya yeltenmiş ama oyunu çabucak ortaya çıkmıştı. Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
islai sohbet kelimesinde baba olmak istiyorum. www.google.com a islami sohbet,islamisohbet,islami sohbet siteleri,islamichat,islami chat,dini chat,dini sohbet,dinisohbet dini hikaye siteleri ve islami hikaye siteleri yazıldığında en  en üstte cıkmak istiyorum ne yapmalıyım  lütfen yardım edermisiniz
Haccac ve adamları Mekke ile Medine arasında yolculuk ya­parken bir suyun başında mola verdiler. Sofra kurulunca; Haccac etrafa bakın fakir birisi varsa getirin beraber yiyelim dedi. Hizmetçiler yakınlarda üzerinde bir hırka olan birini gördüler. Onu uyandırıp; Seni Haccac çağırıyor, dedi­ler ve adamı Haccac’ın yanına götürdüler. Haccac: -Gel beraber yemek yiyelim, dedi. Bu Makalenin Devamını Oku;
islami sohbet sayfaları indir  
Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: “Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık”. Bu Makalenin Devamını Oku;
Hazreti Ebubekir kavurucu bir yaz günü oruç tutmuş ve akşam iftar sofrasında sadece bir tas soğuk su vardır İftar vakti gelince soğuk su ile orucu nu açmak için bardağı ağzına götürdü. Fakat bardağı ağzına götürmesiyle bırakması bir oldu. Ve hıçkırıklara boğuldu bir oldu. Yanındakiler Hz. Ebubekir’in bu haline bir anlam vermediler. Hz. Ebubekir kendine gelince neden bir anda hıçkırıklara büründüğünü sordular. Hz. Ebubekir şöyle cevap verdi: Bir gün Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile otururken eliyle hareketler yapıyordu. Sanki karşısında birisi varmış gibi ona git diyordu sordum. Bu Makalenin Devamını Oku;
“Ramazan”  isminin lugat manasında; temizlik, yakmak ve  keskinlik manaları mevcuttur. “Ramazan”; yaz sonunda yağıp, yer yüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelir. Bu yağmur yeryüzünu temizlediği gibi, Şehr-i Ramazan da, ehli imanı günahlardan yıkayıp, kalplerini temizler. Yine; kızgın yerde, yalın ayak yürümek sebebiyle, yanmak manasına gelir. Bu ayda çekilen açlık, susuzluk ve ızdırap sebebiyle Cenab-ı Hak, kulunun günahlarını yakar. Bu Makalenin Devamını Oku;
  Gıybet Dinledim Allah dostlarının orucu akşama kadar sadece aç kalmak de­ğildir. Onlar orucu kendini değil haram ve mekruhlara onlar kendini şüpheli olan şeylere karşı bile kendini kapatmaktır. Onla­rın derdi sadece akşama kadar aç kalmak değil, tuttukları oruçla Rıza-i ilahiye kavuşmaktır. Onlar için yılın her ayı ramazan ayı gibi yaşıyorlardı. Sürekli oruç tutardı. Bu Makalenin Devamını Oku;
Son Asrın Evliyalarından Hacı Cemal Öğüt Fatih Camiinde, bir Ramazan gününde vaaz ediyor. Dışarıda oruç tutmayanları, başı açıkları, namaz kılmayanları görüyor, onlara bir şeyler demesi lazım, ama direkt olarak bir şey de söylemek istemiyor. Konuya şöyle giriyor: Şu Hacı Cemal var ya, bu saf hanımla nasıl yaşayacak, nasıl idare edecek, bilemiyorum.” Bu Makalenin Devamını Oku;
esselamu aleykum ve rahmetullahu ve berekatuhu. değerli gönül dostları, İSLAMİ WEB SİTELERİMİZE DESTEK OLMASI AMACI  İLE  yasini şerif  kitapları satıyoruz  kitaplarımızın  fiyatı    türkiyenin heryerine  kargo ücreti dahil 15 tl dir. irtibat telefonlarımız Bu Makalenin Devamını Oku;
  Huzura Oruçlu Gitmek Ramazan ayının ilk günlerindeydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasuhi Efendi, dergahın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve “Muhterem Efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz?” diye sordu. O da; “Allah Teala bilir ama bu bayramı burada geçireceğiz. Şimdiden kendime yer hazırlıyorum.” buyurdu. Bu Makalenin Devamını Oku;
Mecusinin Affı Bir Ramazan günü idi. Müslüman mahallesinde oturmakta olan ateşe tapan bir Mecusi’nin küçük çocuğu Müslümanların arasında ekmek yiyordu. Hemen babası çocuğun bu halini fark etti: -Oğlum Müslümanların arasında yemek yenir mi onlar bu günlerde oruç tutarlar onlarca muhterem günlerdir, diyerek çocuğu azarlayıp eve gönderdi. Bu Makalenin Devamını Oku;
Nefse Paye Yok Beyazıt Bestami sultanul arifin adıyla anılır. Bir gün nafile oruç tutar ve ikindiye doğru nefsinin artık orucu kabullendiğini ve artık tutmak istediğini anlayınca Sultan-ul Arifin hemen ağzına bir kaç üzüm tanesi atar ve orucunu bozar ve kendi kendine: -Ne sana ne de bana olsun derdi. Bu Makalenin Devamını Oku;
Onlar Oruç Tutmadılar  Peygamberimiz bir gün ashabına oruç tutmalarını emrederek: - Ben izin vermeden kimse orucunu açmasın, buyurur. Herkes orucunu tutar. Akşam olunca, teker teker müracaat edenlere, iftar müsaadesi verir. Bu arada bir adam gelerek: Bu Makalenin Devamını Oku;
sevgili arkadaşlar  2010 senesinden beri işlettiğim www.mircevim.net sitesini devrettim  geriye kalan islami sohbet  dini sohbet ezgi dinle ilahidinlee turknehri ilahi01.com,ilahi01.com,diniyiz.net siteleride satılıktır ilgilenen arkadaşların   0542 596 35 04 numaralı telefondan bana  ulaşmalarını rica ediyorum    
 sen uyusanda allah  uyumaz ALLAH dostlarından biri  camasırlarını yıkamak için nil nehrinin kenarına gelir. tam camasırları ıslatmısken  büyük bir akrek ona doğru  gelirken görmüş. allahım demiş bu  akrepin serrinden sana sığınırım  beni  onun eline bırakma, o sırada akrap nehrin kıyısına kadar gelmiş ve bir kurbağanın sırtına binerek nehri karşıya geçmişler  ALLAH dostu  bu duruma hayret etmiş ve takip edip karşı tarafa geçmiş nehrin diğer tarafında  ALLAH a inanmayan asi bir genc uyuyormus akrep bu gence doğru giderken ALLAH dostu ey ALLAH ım demiş  bu genci öldürsün diye bu akrebi kurbağa sırtına bindirip nil nehrini aştırdın he senin hikkemitden korkmayan tas kesilir. ama yinede asi olan gence yardımcı  olmak ister akrep yaklasırken  ona doğru hamle yapmak  ister o sırada diğer taraftan  koskocaman bir yılan  uyuyan gence yaklasır  o bu genci sokmadan akrep yetişir ve  yılanı zehirleyerek öldürür. sonra nehrin kıyısında  bekleyen kurbağaya biner ve  karsıya gecer. ALLAH dostu  hayret içinde ey rabbim biz uyusakta sen bizi karanlık  uykularımızın  içinde bile sahipsiz bırakmazsın ey rabbim  biz  uyusak bile sen asla uyumazsın . diye soylenirken  genc bu seslere uyanır ve  ALLAH  dostu  ona bu durumu anlatır   o genc hemen tevbe eder ve ALLAH ım ben senden vazgeçmiştim ama sen benden vazgecmedin birdaha seni asla terk etmeyeceğim diyerek rabbi rahimine yönelir
merhaba ustalar bir konuda yardıma ihtiyacım var. bir wp video sitesi kurmak istiyorum ama bu siteye üye olunabilecekmi sorusuna kafam takıldı ve üye olunabiliyorsa üyelerin video ekleye bilme özelligi varmı. bu iki konuda yardımınıza ihtiyacım var egerki bu iki sorunun cevabı varsa eklentilerin isimleri ve nasıl bir yol izlemem gerektigini siz üstadlardan yazmanızı diliyorum.yardım edendende okuyandanda okuyup yardım edemeyende allah razı olsun
 rüyada tecavüz görmek Ruyada tecavüze uğramak aşk hayatında yaşanacak kötü dönemlere işaret etmekteymiş Rüyada Tecavüz Görmek rüyada Tecavüz görmekİnsanın kendi yetki ve sınırlarını aşması azgınlığa, yaptığı zulümden dolayı göreceği cezaya delalet eder. (Ayrıca Bakınız; Zina.)ruyada tecavüze uğramak , aşk yaşamınızda bazı sorunlar yaşayacaksınız kötü Günler geçireceksiniz demektir.Belki de sevgilinizden ayrılacaksınız.Rüyada tecavüze uğradığınızı gördüyseniz, aşk hayatınızda birtakım sorunlar yaşayacaksınız belki de ayrılacaksınız.Rüyada tecavüze uğradığınızı gördüyseniz, aşk hayatınızda birtakım sorunlar yaşayacaksınız belki de ayrılacaksınız
 islami sohbet sitesine  konu ekleme oncelikle WwW.islami-sohbet.org sitesine  giriş ypıyorsunuz ve  admin panelinden kendiize şifre alıyorsunuz sonra bu şifrrre  ile siitemizin admin paneline giriş yapıyoeuz  en eeüestte yorum bulutunun yanında  Yeni yazar ona tıklayarak  yeni bir sayfa acıyoruz  ve  konun başlığını yukardaki gibi  tre vir gül veya alt tre işaretleri ile ayırak  bir başlık yazıyoruz sonra konun içeriğini altta  bulunan büyük kareye yazıyoruz daha sonra  yazını bittiğinde sağdaki kategoriler listesinden  konunuzla alakalı  olan kategoriyi işaretliyorsunuz son olarak etiketler bolümünnde  insanlar googlede ne yazıpta sizin yazdığınız uyazıları bulasını istiyorsanız  onları yazarak güncelle butonuna tıklıyorsunuz  işte yazınız  hazır
                  Soykirim  Hocalı Katliamı Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars’ta Ağrı’da Van’da Erzurum’da da ataları oynamıştı. Onlardan duymuşlardı. Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı… Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı: -Akçik, manç?.. (Kız mı, oğlan mı?) -Akçik… (Kız) Bu Makalenin Devamını Oku;
islamisohbet,islami sohbet siteleri, dini hikaye siteleri, islami hikaye siteleri islam,din,ilahi,sohbet,kuran,islamisohbet,dinisohbet,islami chat | islami sohbet ,islamisohbet, Dini Sohbet Odaları, İslami Sohbet Siteler,ezgi sitesi,dini hikaye siteleri,,islami hikaye siteleri,islami hikayeler,islami sohbet,sohbet,sohbet,mircevim sohbet,sohbet org islami
 chat.islamisohbet.org islami chat islami sohbet odaları – islamicihat – islami sohbet odaları dini sohbet odaları,islami sayfalar,ilahiler,ezgiler,dini sohbetler,islami sohbet odaları,chat,çet,sohbet,islami radyolar,dini radyolar,diniyiz,mircevim.ne,ezgiciler.com,sohbetlesene,sohbet kaydı,bant sohbet kayı,geylani karaaslan ses kaydı dinle
islami sohbet islamisohbet, seviyeli sohbet islami sohbet odalarında ücretsiz seviyeli arkadaşlıklar … çektiği sohbete bir adım daha yaklaştırmak için çok daha güçlü geliyoruz. ayrıca islami sohbet sitelerinin üzerindeki kötü intibayı sitemizin seviseyi sayesinde ortadan kaldıracağız gözler gercek bir islami sohbet sitesi görsün diye kurduğumuz dini sohbet ve islami sohbet siteleri googlede yeni yeni yer alıyor, sitemizi facebook da beğenip paylaşarak bize destek olabilirsiniz
islami sohbet Islami Sohbet Platformu, iSLamiSohbet, iSlami Haberler, Aile ve Sağlık, iSlami Rüya Tabirleri, Peygamberler Tarihi ve Hayatı, Dini Hikayeler, iSlami Chat, Dini
nerdesin be _CiHaD_ nicki ile sitemize büyük destek veren sevgili arkadasıma yeni hayatında sonsuz başarılar dilerim, 2010 senesinden bu yana sürekli sitemizde en büyük destekcimiz  olduğun için ,beni asla terk etmediğin  için sürekli yanımda  olup beni motive ettiğin için ve islami sohbet kavramına yeni anlam kazandırdığın  için sana sonsuz teşekkür ederim seni tanığım için çok şanslıyım   SaDDaK
dinisohbet islam,din,ilahi,sohbet,kuran,islamisohbet,dinisohbet,islami chat , islami sohbet ,islamisohbet, Dini Sohbet Odaları, İslami Sohbet Siteleri
diniyiz,islamichat sitesi,dini hikaye siteleri,dini sohbe.dini-sohbet.org,ilahi01.com, ilahiler dinle,dini hikaye siteleri,diniyiz.net,diniyiz.com,diniyiz..biz.
 Dinimizde Cima (cinsel) ilişki Hakkında  Kuranda ve hadisi şerifler çerçevesinde cimanın yani cinsel ilişkinin belli bir vakiti varmıdır. Bunlar bir tavsiyedir. Şehvetlenip haram işlemek, mesela yabancı kadına şehvetle bakma tehlikesi varsa mekruh olmaz. Bilakis beraber olmak lazım olur. Güne, zamana bakılmaz. Bu Makalenin Devamını Oku;
  Duanın Kabul Olması İçin Bilinmesi Gerekenler Bir çoğumuz dua ediyoruz ama neden kabul olmuyor sorusunu sormaktayız bu sorunun cevabı aşağıdadır. Dua, kulun Rabbine yönelip O’ndan yardım dilemesidir. İnsan, gücünün yetmediği ihtiyaçlarını elde etmek, kendi kudretiyle erişemediği arzularına erişmek için Allah’a sığınır. Çünkü Allah’tan başka hiç kimse yoktur ki, onun en gizli arzularını duyup yerine getirsin, ihtiyaçlarını karşılasın. Bu Makalenin Devamını Oku;
 Onların Ameli Yok Allah Resulü Sallallahu Aleyhi Vesellem bir gün ashabıyla otururken bir an kıyametten bahsetmeye başladı. Anlatır … anlatır, kıyamet günü kulun amellerine konu gelir. Kıyamet günü birçok kimse Tehame kadar sevapla gelir. Allah Teala onların amellerini boşa çıkarır. Bu dehşetli tablo karşısında ürperen Salim Mevla Huzafe Hazretleri atılarak; -Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, Biz o kavmi nasıl tanıyacağız? -Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben onlardan olmaktan çok korkuyorum. Bu Makalenin Devamını Oku;
 Orucu Bazen Bozmak Gerek Muhammed Bahauddin Şah Nakşibend (k.s.) Hazretlerine pişmiş bir balık hediyesi geldi. Dervişler de yanında bulunuyor­lardı. Aralarında bir abid, zahid genç vardı. O gün oruçluydu. Şah Nakşibend Hazretleri o gence şöyle dedi: -Arkadaşlarına uy, orucunu aç. O genç, böyle bir emri kabul etmedi; orucunu açmadı. Şah Efendimiz ona şöyle dedi: -Sen bugün orucunu aç, arkadaşlarınla ye. Ben sana, Ra­mazan ayında tutulan bir günlük oruç sevabı bağışlayacağım. Bu Makalenin Devamını Oku;
islami Hikayeler Budist bir bayan turist 2003 yılı Ramazan ayında Türkiye’ye gelir. Birkaç günlük gezisi sırasında kimsenin gündüz bir şey yememesi dikkatini çeker. Bir gün bir lokantaya girer yemek ister, burada da bir ilginçlik vardır. Yemeğin verildiği yer dışarıdan görünmüyordur. Bunun sebebini sorunca garson: -Ramazan abla Ramazan, der. Turist bayan bir şey anlamaz. Ertesi gün tanıştığı rehberini yemeğe çağırır o da “Ramazan” deyip geçiştirir. Merak eder sorar, Nedir bu Ramazan rehberi bu ayın Müslümanlar için kutsal bir ay olduğunu, bu ayda Müslümanların gündüz bir şey yiyip içmediğini uzun uzadıya anlatır. Neden aç kalıyorlar? Niçin nasıl gibi sorular ardı arkasına gelir ve bayan otele gider. Nasıl olurda sadece yaratıcı yemeyin diyor kimse yemiyor şeklinde düşüncelere dalar hem bu tanrı budaya hiç benzemiyor. İslamiyeti araştırır ve şu kanaate varır sadece yaratıcı emrediyor diye yeme içme gibi temel ihtiyaçlardan vazgeçiliyorsa bu fedakarlıklara katlanılıyorsa, bu din batıl olamaz diyerek iman ediyor ve Müslüman oluyor. Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007 -
türk yapımı islami filmlerin sayısı artmalı diye düşünüyorum elin amerikalsı  afganlısı film yapıyo amerikalı aktorler inanmadıkları dinlerin öncülerini sırf para için bilgisizce  oynamaya calısarak kendilerine göre uyarlamayacalısıyorlar. bu sebeple türkiyemizin yetiştirdiği aktor ve aktristlerden  islamiyetin doğuşu , çağrı , hz . ömer, hz ebu bekir  ve diğer ashan ve sahabelerin hayatlarını  konu alan filmler yapılmasını istiyorum.. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslami Hikayeler Senusi Hazretleri, Allah korkusunun fazlalığı kendisinin devamlı Allah tarafından gözetilme şuuru ve tefekkür halinde olmak gibi sebeplerden dünyada sanki hapiste gibiydi. O günlerini bir gün oruçlu bir gün oruçsuz geçirirdi. Kendisini bir şey verilince yer, verilmezse talep etmezdi. Oruçlu olduğu bazı günlerde, -Oruçlu musunuz yoksa değil misiniz? Diye sorulunca; -Ne oruçluyum ne de değilim derdi. Bu Makalenin Devamını Oku;
 İslami Hikayeler Devrin birinde padişahın biri Ramazan ayı geldiği vakit, ikin­diden sonra akşama kadar davulcuların şenlik yapmalarını ve çalgılar çalmalarını emrederdi. Bununla hem günün tez geçme­sini ve hem de açlığın tesirini anlamamasını sağlamak, isterdi. Çünkü oruç ekseriye ikindiden sonra insana şiddetle tesir eder. İşte yine bir Ramazan ayında padişah oruçtan fazla incinmemek için bu şekilde emretmişti. Bir gün böyle vaziyette iken oradan bir kamil Şeyh geçer. Bakar ki çalgılar çalmıyor, davullar vurulu­yor, adeta kıyamet kopuyor. Kendi kendine şu kötülüğü kaldır­malıyım ve bu padişahı bu gafletten uyarmalım. Çünkü bu an if­tar anıdır. Rahmet ve mağfiretin coştuğu bir zamandır. Bu Makalenin Devamını Oku;
Basra’da yaşayan abide bir kadın vardı. Evliya kadın ölümü yaklaşınca oğluna: - Oğlum Recep ayında oruç tutup namaz kıldığım elbiselerimle beni defnet dedi. Bir süre sonra o evliya kadın öldüğünde oğlu vasiyetini unutup normal bir kefen ile defnedip eve geldiğinde annesini sardığı kefeni evde bulur. O an aklına annesinin vasiyeti gelir Recep ayında ibadet ettiği elbiseleri gelir. Evi arar elbiseleri bulamayınca oturup hayretler içinde düşünür, ama bir şey anlayamaz. Bu Makalenin Devamını Oku;
Allah Dostlarından Hazreti Rabia Hayatını ibadete adayan bu yolda evlenmeyi dahi düşünmeyen yüce kametin hayatında orucun yeri bambaşkaydı. Sık sık nafile oruç tutardı bir defasında yiyecek bir şey bulamadı sekiz gün böyle geçmişti ve yiyecek bir iftarlık kuru bir ekmeği bile yoktu. Açlık iyice şiddetlenmiş ve kendi kendine acaba nefsime zulüm mü ediyorum diye düşünürken derken kapı çalınır. Komşusu bir tabak yemek getirmiştir.Ortalık karanlıktır. Onu alıp yere koyar. Işık aramaya gider. Işığı yakınca kedinin yemeği döktüğünü görür. Ne yapayım bari iftarı su ile açayım diye düşünür. Bu sırada ışık söner ve bardağı alıp su içecekken bardak düşüp kırılır. Elini açar: Bu Makalenin Devamını Oku;
Seydam Menzil Köyü’ne Geldim  WWW.İLAHİ01.COM SİTEMİZDE  İSTEDİĞİNİZ İLAHİYİ ÜCRETSİZ super online  dinleye bilirsiniz yapmanız gereken tek şey WwW.iLaHi01.CoM adresini tıklamak 100 bini aşkın  ilahi arşivi ile ilahi01.com sizlere keyifli ve  zikiirli bir muhabbet ortamı sunuyor. www.ilahi01.com
İslami ilahiler Anlımı Secdeye Vurdum Agladım Bu Aciz Canımı Hakka  Adadım Dünya Yalanımış ey gec anladım Islandı Seccadem Gözyaslarımla Dünya Yalanımış ey gec anladim Islandı Seccadem  Gözyaslarımla Bu Makalenin Devamını Oku;
grup yeniçağ dan  öyle  bir sevgili ezgisini sizler  için  paylaşmış bulunuyorum sizlerinde facebook sayfalarınızda  bu  ezgileri dinleyip paylaşmanızı tafsiye ederim  bu sayede  islami sohbet sitelerine estek vermiş olursunuz
Azrail anını almaya geldiğinde Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail’e: - Yürü git, Sultana arzet, halilinden can istemesin artık, der. Yüce Allah buyurur ki: “Eğer Halil’imsen haliline canını feda et! Halbuki sen canını vermemeye uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?” Yanında bulunanlardan biriside Hz.İbrahim’e -Ey alemin nuru, neden Azrail’e can vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını esirgiyorsun diyiince: Halillullah derki. Bu Makalenin Devamını Oku;
İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda: “-Fatma” dedi, hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi: “-Eğer beni hafız yapmazsanız, kayıt yaptırmak istemiyorum.” Böyle tehdit edercesine konuşması, onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: “-Korkmayın küçük hanım, siz isteyin hafız da yaparız, hoca da!..” O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi: “-Hocahanım, çocuk işte, kusuruna bakmayın. İlle de hâfız olacağım der, başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamber Efendimiz, “Hâfız olanlara cennette taç giydirilecek!” buyurmuşlar herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, biz bu kadar duyduk anladık!..” Bu Makalenin Devamını Oku;
Onk. Dr. Haluk Nurbaki’den gerçek bir hatıra… Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum. Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir’e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak: Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahmed bin Hadraveyh hazretleri kendi nefsini muhâsebeye çektiği bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: Uzun müddet nefsime muhâlefetle onu kahretmiştim. Bir defâsında bir cemâat cihâd için gazâya gidiyordu. Bende de gazâ için büyük bir arzu uyanmıştı. Nefsim gazânın sevâbı ile ilgili hadîs-i şerîfleri bana hatırlatıyordu. Hayret edip, kendi kendime, gâlibâ nefsin bu istekli hâli bir hîledir! Çünkü nefs seve seve ibâdet ve tâatta bulunmaz! Herhalde devamlı oruç tuttuğum için nefsin tâkatı kesildi de bu sebeple savaşa gitmemi ve orucumu açmamı istiyor dedim. Nefse dedim ki: “Ey nefs gazâ için sefere çıkınca oruca devâm edeceğim.” Nefs; “Olur kabul.” deyince şaşırdım ve herhalde ben nefsi geceleri namaz kılmaya mecbûr tutuyorum da onun için gazâya çıkmamı ve böylece gece namazını bırakacağımı ve rahata kavuşmayı istiyor diye düşündüm. Nefse gazâda da seni gece uyutmam dedim. “Bu da kabul!” dedi. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahmed bin Hadraveyh hazretleri kendi nefsini muhâsebeye çektiği bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: Uzun müddet nefsime muhâlefetle onu kahretmiştim. Bir defâsında bir cemâat cihâd için gazâya gidiyordu. Bende de gazâ için büyük bir arzu uyanmıştı. Nefsim gazânın sevâbı ile ilgili hadîs-i şerîfleri bana hatırlatıyordu. Hayret edip, kendi kendime, gâlibâ nefsin bu istekli hâli bir hîledir! Çünkü nefs seve seve ibâdet ve tâatta bulunmaz! Herhalde devamlı oruç tuttuğum için nefsin tâkatı kesildi de bu sebeple savaşa gitmemi ve orucumu açmamı istiyor dedim. Nefse dedim ki: “Ey nefs gazâ için sefere çıkınca oruca devâm edeceğim.” Nefs; “Olur kabul.” deyince şaşırdım ve herhalde ben nefsi geceleri namaz kılmaya mecbûr tutuyorum da onun için gazâya çıkmamı ve böylece gece namazını bırakacağımı ve rahata kavuşmayı istiyor diye düşündüm. Nefse gazâda da seni gece uyutmam dedim. “Bu da kabul!” dedi Bu Makalenin Devamını Oku;
Hz. Süleyman’ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman’la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar: - Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana… Adam telaş içinde: Bu Makalenin Devamını Oku;
Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Takvâ sahipleri için âhiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (En’am , 32) Sabah saat 9:15… Kadının mahmur gözleri, üzerine doğan güneşin okşamasıyla binbir güçlükle açıldı. Tam oniki saat uyumuştu. Kahvaltıya kalkmadan bu gün yapması gereken şeyleri bir şerit gibi zihninden geçirdi. İstemeye istemeye yatağından doğruldu. Günlük işlerine koyuldu. Bir saatlik koşuşturmadan sonra karnının iyice acıktığını hissetti. TV karşısına nefis bir kahvaltı masası hazırladı. En çok sevdiği dizi de başlamıştı. Artık keyfine diyecek yoktu. Aniden çalan kapı zilinin kısa kısa ve kesik sesi onu sinirlendirmeye yetti. Kapıyı açtı. Karşısında bakımsız, saçına aylarca tarak deymediği belli olan bir kız çocuğu çıktı. Kızcağız: Bu Makalenin Devamını Oku;
Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede. Hz. Ömer’in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer’in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü’nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü. Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu. Bu Makalenin Devamını Oku;
Arif-i Billah’tan birisi, Bağdat caddelerinde dilenen kör bir dilenciye rastladı. Allah’ın suçsuz yere hiçbir belâ vermeyeceğini bilen Allah dostu: -Sana ne oldu da gözlerin kör oldu? Sonradan mı oldu, ana doğma mı körsün? diye sordu. Âmâ sonradan gözlerinin kör olduğunu söyledi ve başından geçen hadiseyi şöyle anlattı: - Ben vaktiyle kefen soyardım. O zaman gözlerim görür ve güçlü idim. Bir gün bana adaletiyle meşhur bir hakim rastladı. Bana şöyle dedi: Bu Makalenin Devamını Oku;
Bu Makalenin Devamını Oku;
Bir ihtiyar… Ömrünün son demlerini yaşamakta… Yolculukta.. .Azığı bitmiş. Aç. Susuz. Bir kasabaya geliyor. Camiye gidiyor… Hoş geldin diyen yok, perişan haline bakıp bir ihtiyacın var mı diyen yok. Sadece boş ve donuk gözlerle bakıyorlar… Akşam oluyor.. Namaz. Yatsı oluyor. Namaz. Buyur eden yok. Tek başına camide. Allah’ın evinde. Allah’ın misafiri. O gece ölüyor. Belki de açlıktan. Bu Makalenin Devamını Oku;
http://www.islamicihat.com/ sitesinin sahibi islami sohbet sitemize gelip userlerimize reklam yapıyolar bu eek hırsızlarının sitesine gittim reklam yapılıyo diye uyardım nisanur adlı yobaz şuanda kuran okunuyo diye beni siteden attı Bu Makalenin Devamını Oku;
Padişahlar meclisinin kandili Sultan Mahmut Gazne’den kalkıp Hintlilerle savaşa gitmişti. Hintlilerin pek kalabalık olan ordularını görünce canı sı­kıldı, şaşırdı. O adil sultan bir adakta bulundu; “eğer” dedi, “Bu orduyu yenebilirsem, elde edeceğim bütün ganimetleri yoksullara dağıtayım.” Nihayet savaş bitti. Sultan Mahmut galip gelmiş, sayısız ganimetler elde edilmişti. O kara yüzlü düşman bozulup dağılmış, ardına da bir parçasına bile kimse­nin değer biçemeyeceği ganimetler bırakmıştı. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahmed-i Bîcân bir gün, Gelibolu’nun en büyük câmisinde vâz veriyordu. Herkes huşû içinde söylenenleri dinliyordu. “Kardeşlerim! İnsanı Rabbinden uzaklaştıran perdelerin en büyüğü, kalbi öldürmek, karartmaktır. Kalbin ölmesine kararmasına sebep de dünyayı sevmektir. Bir hadîs-i kutsîde buyruldu ki:”Ey Âdemoğlu! Kanâat et zengin ol. Hasedi terket, râhat ol! Dünyâyı terket, dînin halis olsun.” Bu Makalenin Devamını Oku;
  Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak geceleyin bir seslenişleri yankılanırdı etrafta: - Kimdir o? - Kim var orda?.. Hiç kimse yoktur ama onlar sanki birilerini görüyormuş gibi, belli aralıklarla hep seslenirlermiş… Bu Makalenin Devamını Oku;
Kelebek Chat kelebek chat odaları Kelebek Chat: Kuşkusuz internet denince akla müzik siteleri, video siteleri, spor siteleri, haber siteleri ve sohbet siteleri akla gelmektedir. Bunlarla beraber tabiki sohbet programları akla gelir. Bunlardan en önemlisi kelebek scripttir yani kelebek chat programıdır.Bu program Türkiyenin en eski sohbet chat programlarının başında gelmektedir. İrc oldukça eski bir program yapısıdır ve bunu yapan kişi khaled mardam bey adlı kişidir. Bu programın avantajı oldukça hızlı olması ve web sayfasına göre lağsız olmasıdır. Kelebek Chat siteleri irc den ayrılamayan ve kopamayan insanların tercih ettikleri sitelerden birisidir. İrc öldü artık ölecek diyenlere inat kullanıcı kitlesi sürekli artmaktadır ve öyle de olacaktır. Çok sayıda sohbet üzerine kurulmuş site mevcuttur bunların hepsinin amacı farklılıklar gösterir kimeleri dini içeriklerle hizmet sunarken kimileri müzik gibi şekillerde insanlara hizmet etmektedir. Biz web sitesi sahibi olarak kelebek chat odalarımız ile sizler hizmet vermekteyiz. Bunda ki amacımız ise eskilerden  vazgeçemeyen insanları bir araya toplamak ve güzel şekilde vakit geçirmelerini sağlamaktır. Kelebek ismi insanlarda özgürlügü  ve sevgiyi çağrıştırmakdır. Bunun için kullanılan isim gerçekten güzeldir. Dediğimiz gibi kelebek odaları farklıdır tabi eskiyi bilenler ve eski ruhu yaşamak isteyenler için. İnsanların alışkanlıklarını benimsedikleri yerlerden koparmak onları başka yerlere doğru süreklemek gerçekten hiç kolay bir iş değildir. Bunu çeşitli şekillerde yapabilirsiniz. Çok kaliteli işler yapıp onların dikkatini çekebilirsiniz güzel bir web sayfa düzenlemesi ve seviyeli bir sohbet ortama oluşturarak bunu yapabilirsiniz. Ayrıcı tanıdıklar vasıtası ile onların sizlerden haberdar olmasını sağlaya bilirsiniz. Kelebek Chat odaların da hem sohbetler edip rahatlaya bilir, yarışmalara katılabilir hem de müzik dinleye bilirsiniz. Bu isim hatta ünlü bir firmanın adına da ilham kaynağı olmuştur sanırım o firmayı biliyorsunuzdur. İnternette sohbet etmek birşeyler paylaşmak yeni insanlarla tanışmak güzel bir şey olsa gerek. Tabi sizin gibi içten samimi insanların bulunduğu yerler de olursanız bu dediğimiz şeyleri yaşayabilirsiniz. Kelebek chat odaları ile sizlerin karşısındayız ve sizleri de beklemekteyiz. Web sitemiz kelebek chat kelebek sohbet gibi aramalarda hizmet vermektedir. Yazmış olduğumuz yazının bir kurum veya bir kişi ile alakası yoktur. Kendi düşüncelerimizi yansıtmaktadır. Herkes katılmak zorunda değildir.  
 islami sohbet siteleri islami sohbet siteleri   islami sohbet siteleri  Dini konularda daha önce yazdığımız yazılar aracılığı ile size az da olsa bilgi vermeye çalıştık. Bu konu oldukça derin olduğu için yeni başlıklar altında yazı yazmayı uygun bulduk.                İnternet kavramını artık neredeyse duymayan kalmamıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerde ancak bu durumdan henüz haberdar  olmayan kişilerin olduğu da bir gerçektir.  Bu kısa bilginin ardından yazımıza başlaya biliriz sanırım. Bu Makalenin Devamını Oku;
İSLAMİ CHAT SİTELERİ  İSLAMİ CHAT SİTELERİ : Bu yazımızda dünya da ve ülkemizde yoğun olarak gündem de olan ve tartışmalara sebep olan dini konulara açıklık getirmeye çalışacağız. Ancak belirli konular da yorum yapacağız her şeyi anlatmaya kalkarsak sanırım  cilt cilt kitap yazmak zorunda kalırız.               Öncelikle dini yapıyı biraz ele alalım. Her zaman insanlar belirli şeylere inanırlar ve ondan medet umarlar. Yaşantılarını hal ve hareketlerini inandıkları şeye göre düzenleyip bir yola sokmayı planlarlar.                  Eski çağlarda bile kavimler güneşten, aydan ve bazı hayvanlardan medet ummuşlardır yani onlara saygı duymuş ve yüceltmişlerdir. Hâla da buna benzer şekillerde uygulamalar da bulunan insanlar mevcuttur.             Biz günümüzü ele alarak konuyu anlatacağız. Günümüz de bu inanış tarzlarına genelde çok fazla rağbet olmaz ve batıl inançlar kategorisin de değerlendirilir. Teknoloji sayesinde insanların hayata bakış açıları oldukça değişmiştir ve onun için bu tip şeyler yadırganır hale gelmiştir. Bu Makalenin Devamını Oku;
islami sohbet odasi           islami sohbet odasi islami sohbet odasi kişi ve altında  açılmıs  olan bir site hayal ediniz  bu sitede sohbet odasına giriş yaptıgınızda orda tanıstığınız biri sizden  MSN  adres  telefon numarası facebook adresiniz adınız soy adınız veya banka hesap bilgileri  isteniyorsa  bu bilgileri paylaşmamanız sizlerin menfaanedir Bu Makalenin Devamını Oku;
İSLAMİ SOHBET  SİTELERİ İslami sohbet siteleri:  Dini Konular her zaman insanlığın dikkatini çekmiş ve merak konusu olmuştur. Normal Hayatta olduğu gibi. Gelelim sanal ortamda ki duruma. Bu Makalenin Devamını Oku;
islami sohbet sitemize sizler için eklediğimiz zikirli  ilahileri dinlemek  için  buraya tıklayınız  
Trablusşam Nakîb-ül-eşrâfı Şeyh Abdülfettâh Zağbî Efendi, Yûsuf Nebhânî hazretlerine şöyle anlatmıştır: Bir defâsında bir arkadaşımız hastalanmıştı. Abdullah ibni Şeyh Hıdır ez-Zağbî’yi de yanımıza alıp ziyâretine gitmek istedik. Onu götürmekten maksadımız hastanın bereketlerinden istifâde ederek şifâya kavuşması idi. Ancak gitmek istemedi. Bu Makalenin Devamını Oku;
Abbasî halifesi Harun Reşid’in önde gelen devlet adamlarından Cafer el-Bermekî (Ö.187/803), üstün bir alim, zarif bir edib ve pek cömert bir zengin olarak tanınıp sevilmişti. Çeşitli yerlerde valilik ve komutanlık yapmış başarılı bir idareciydi. Halifenin çok sevip takdir ettiği bir yakını ve yardımcısıydı. Babası Yahya el-Bermekî ise Harun Reşid’in veziriydi. Bu Makalenin Devamını Oku;
Medîne ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer (r.a) hazretlerinin adâletini tecrübe etmek için anlaşdılar. Aralarından bir yehûdî çıkdı. -Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim, dedi. Onlar da buna ba’zı va’dlerde bulundular. Hz. Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok za’îf kalmışdı. Bu Makalenin Devamını Oku;
Azrail anını almaya geldiğinde Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail’e: - Yürü git, Sultana arzet, halilinden can istemesin artık, der. Yüce Allah buyurur ki: “Eğer Halil’imsen haliline canını feda et! Halbuki sen canını vermemeye uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?” Bu Makalenin Devamını Oku;
Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede. Bu Makalenin Devamını Oku;
Arif-i Billah’tan birisi, Bağdat caddelerinde dilenen kör bir dilenciye rastladı. Allah’ın suçsuz yere hiçbir belâ vermeyeceğini bilen Allah dostu: -Sana ne oldu da gözlerin kör oldu? Sonradan mı oldu, ana doğma mı körsün? diye sordu. Bu Makalenin Devamını Oku;
Bir ihtiyar… Ömrünün son demlerini yaşamakta… Yolculukta.. .Azığı bitmiş. Aç. Susuz. Bir kasabaya geliyor. Camiye gidiyor… Hoş geldin diyen yok, perişan haline bakıp bir ihtiyacın var mı diyen yok. Sadece boş ve donuk gözlerle bakıyorlar… Akşam oluyor.. Namaz. Yatsı oluyor. Namaz. Buyur eden yok. Tek başına camide. Allah’ın evinde. Allah’ın misafiri. O gece ölüyor. Belki de açlıktan. Bu Makalenin Devamını Oku;
sevgili nakşibendi tarikati mensupları seyyid abdulbaki erol seyda hazretleri cumartesi ve pazar olmak sureti ile saat 15:00 dan itibaren istanbul tepeörende ziyaret kabul etmektedir tüm sofiler ve sofi adaylarını tevbe almaya davet ediyoruz inşallah gectiğimiz nisan ayı 23 nisan pazartesi günü bayanlar hariç sadece erkeklerin sayısı 30 bin e ulaşmıstır bu sayıda hiç bir tane bayan yoktur bayanlar haric bu gün bütün istanbulu oraya bekliyoruz inşallah
 
islami hikayeler sohbet  Medîne ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer (r.a) hazretlerinin adâletini tecrübe etmek için anlaşdılar. Aralarından bir yehûdî çıkdı. -Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim, dedi. Onlar da buna ba’zı va’dlerde bulundular. Hz. Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok za’îf kalmışdı. O yehûdî, kendisini hekîm tanıtıp, Hz. Ömerin (r.a) oğlunun yanına vardı. Hâlini ve hâtırını sordu. O da, za’îfliğinden bir mikdâr hikâye yolu ile şikâyet etdi. Mel’ûn yehûdî tebessüm ederek, bunun ilâcı kolaydır, dedi. Bu da ilâcını istedi. Zîrâ kalblerinde kin ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne düşüp, odasına götürdü. Sonra bir sürâhî şerâb doldurup, şerbetdir diye önüne koydu. Bu senin derdine devâdır. Bunu içdiğin gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü hakîkat zan edip, şerâb ne olduğunu görmediği için, o sürâhîdeki şerâbı içip, serhoş oldu. O yehûdînin güzel bir kızı vardı. O kızı arz eyledi. Şerâbın te’sîri ile serhoş olduğundan, kıza sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp, aklı başına geldikde, yapdığı işlere pişmân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr edip, evlerine geldi. Hikmet-i rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk doğdu. Sonra, mel’ûn yehûdî, bir çok yehûdîyi ve o çocuğu yanına alıp, Ömer (r.a) hazretlerinin yanına getirdiler. Dediler ki, -Yâ halîfe, senin oğlun, bizim kızımıza zorlıyarak sâhib olup, bu çocuk hâsıl oldu. Biz bunu beslemeğe mecbûr değiliz. Hz. Ömer (r.a) bunu görünce, mubârek gönülleri perîşân olup, oğlunu çağırdı ve bu durumu sordu. Oğlu da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Hz. Ömer (r.a) o ma’sûma beyt-ül-mâldan nafaka ta’yîn eyledi. Sonra oğlunu aşağı alıp, dînin emri olan sopayı vurdurmağa başladı. Sopa sayısı kırk olduğu zemân, Eshâb-ı güzîn, Ömer (ra) hazretlerinin yanına gelip, ricâ etdiler. Bu Makalenin Devamını Oku;
ölüyü diriltemem ama Trablusşam Nakîb-ül-eşrâfı Şeyh Abdülfettâh Zağbî Efendi, Yûsuf Nebhânî hazretlerine şöyle anlatmıştır: Bir defâsında bir arkadaşımız hastalanmıştı. Abdullah ibni Şeyh Hıdır ez-Zağbî’yi de yanımıza alıp ziyâretine gitmek istedik. Onu götürmekten maksadımız hastanın bereketlerinden istifâde ederek şifâya kavuşması idi. Ancak gitmek istemedi. Çok ısrar edince kabûl edip bizimle geldi. Hastanın yanına vardığımızda, şiddetli hastalığından hiç bir eser kalmadı. Ayağa kalkıp bizi karşıladı. -Hoş geldiniz, deyip konuştu. Ziyâreti yapıp yanından ayrıldık. Ayrılıp giderken yolda Şeyh Abdullah hazretleri; - Ben ölüyü diriltemem, dedi. Bu sözüyle ziyâretine gittiğimiz kişinin öleceğine işâret etmişti. Dedim ki: - Onun yüzünde hiç ölüm işâreti yok. Yine; - Ben ölüyü diriltemem, buyurdu. Sonra memleketine gitti. Hasta arkadaşımız iyileşti çarşıya pazara çıkıp dolaştı. Ben Şeyh Abdullah hazretlerinin işâretine ve diğer taraftan da hastanın sıhhate kavuşmasına hayret ediyordum. Çünkü o öleceğine işâret etmişti. Hasta ise sapasağlam olmuştu. Aradan on gün kadar geçti. Bir gün o arkadaşın evinin bulunduğu taraftan ağlama sesleri işittim. Merak edip sorunca, arkadaşımızın vefât ettiğini öğrendim. O zaman Şeyh Abdullah’ın kerâmetini anladım. Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas
Abbasî halifesi Harun Reşid’in önde gelen devlet adamlarından Cafer el-Bermekî (Ö.187/803), üstün bir alim, zarif bir edib ve pek cömert bir zengin olarak tanınıp sevilmişti. Çeşitli yerlerde valilik ve komutanlık yapmış başarılı bir idareciydi. Halifenin çok sevip takdir ettiği bir yakını ve yardımcısıydı. Babası Yahya el-Bermekî ise Harun Reşid’in veziriydi. Harun Reşid, Cafer’i ve çok sevdiği kızkardeşi Abbase’yi yanından hiç ayırmazdı. Sohbet meclisinde onları da hazır bulundururdu. Harun, Cafer ile Abbase’nin aynı meclis ve sofrada meşru olarak buluşup görüşmelerini sağlamak için, Cafer’e çok fazla yaklaşmamak şartıyla Abbase’yi nikâhlama teklifinde bulundu. Cafer’in kabulü üzerine, Abbase’yi onunla nikâhladı. Cafer ve Abbase, sohbetlerden sonra Harun kalkıp gidince başbaşa kalırlardı. Cafer verdiği sözün gereği Abbase’ye ilişmiyordu. Fakat Abbase rahat durmadı. Bir fırsatını bularak, zayıf bir anında Cafer’e nikâhın gereğini yaptırdı ve Cafer’den hamile kalarak bir oğlan çocuğu doğurdu. Halifeden korkan Abbase, çocuğu gizlice Bağdat’tan Mekke’ye gönderdi. Harun Reşid o sene hacca gitmiş ve işin gerçeğini öğrenmişti. Bu duruma fena halde sinirlenmişti. Cafer’in artan kudreti, nüfuzu, bazı icraatları ve harcamaları da halifeyi ürkütüyordu. Nikâhın neticesi ise bardağı taşırdı. Bir hayatla birlikte bir ölüm doğdu. Cafer-i Bermekî, Harun Reşid’in emriyle idam edildi. Derler ki, Cafer’in babası Yahya o yıl hac sırasında Kâbe’nin kapısında şöyle dua etmişti: ‘Allahım! Eğer beni günahlarım yüzünden cezalandıracaksan, çoluk-çocuğum ve mallarımı almakla da olsa senin rızana ulaşmam için cezamı dünyada ver, ahirete bırakma.’ Yahya’nın duası kabul edilmişti. Oğlu Cafer idam edilmiş, kendisi de hapiste ölmüştür. Yusuf Yavuz, Semerkand Dergisi
Bundan altı yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdir. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, kimi iki ay önce Müslüman olmuştur. Ne yeterince İslâmî bilgileri, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri vardır. Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı. Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber olur. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dinleyelim: “Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni Mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı. Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bile bilmiyorlardı. Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyebiliyorlardı. Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar gibiydiler. Kah ağlıyor kah gülüyorlardı. İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed(Çan Çing), Hasan(Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağrılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed’te bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. Bir gün Muhammed sordu: - İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar? - Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır. Kaldığmız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu. Kardeşine aynen şöyle diyordu: - İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır: -Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik. Medine’de bir sabah namazı. Efendimizin “Burası cennet bahçesidir” buyurduğu yerde sabah namazının farzını kılıyoruz. Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. Muhammed secdeye varıyor ancak bir daha kalkmıyor. Biz namazı bitirdiğimiz halde o hâlâ secdede. Zannettim ki Muhammed secdede kendinden geçti. Ancak uzun süre beklememize rağmen kalkmayınca merak ettim. Seslendim. Cevap vermedi. Tekrar seslendim yine tepki yok. Tedirgin oldum. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlanıverdi. Hemen ambulans çağırdık, hastaneye götürdüler. Biz de arkasından gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar. Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağmızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi biri olduğu anlaşılan bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri imiş. Hastane yetkililerine sordu: - Bugün burada ölen bir Çinli var mı? - Evet, dediler. Biz de meraklanıp, -Biz O Çinli’nin arkadaşıyız. Neden sordunuz?” diye sorunca şu açıklamada bulundu: -Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki, ‘Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin’ Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisi defnedilir gibi defnedildi.” Kulis Ankara, Milli Gazete, 28.08.2005
Hazret-i Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında oturmuşlar idi. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında bir yeşil yaprak tutardı. Deniz kenârına ulaşdı. Sudan bir kurbağa çıkdı. O yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri döndü.  Karıncadan sordular ki,  - Bunun hikmeti nedir.  Karınca cevâb verdi ki,  -Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bir taş halk etmişdir. O taşın içinde bir böcek halk etmişdir. Beni onun rızkına sebeb etmişdir. Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden alır, o böceğe verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki;  -Sübhânallah ki, beni halk etdi, deniz ortasında ve taş arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı unutmadı. İlâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!
Bir derviş. Evden ayrılışında hanımına işe gidiyorum diyerek ayrılır, ancak doğru tekkeye gider ibadet ederdi. Akşam eve döndüğünde Hanımı: - Yiyecek bir şeyimiz yok biliyorsun, elin boş mu döndün, dediğinde de - Çalıştığım zat öyle cömertki… Ondan para istemekden utanıyorum. Ay sonunda ücretimin tamamını toptan verecek, derdi. Ay sonu geldiğinde, yine evden ayrılmış, tekkeye gitmiş, ibadete koyulmuştu. Akşam eve döneceğinde bir düşünce kendisini aldı, ay sonu idi, hanıma ne diyecekti. Mahzun mahzun eve doğru yürüyordu. Sonunda eve yaklaştı. Evden leziz yemek kokuları etrafa yayılıyordu. Şaşırmıştı, kapıyı hanımı güler yüzle açar, içeri girerler olanları kocasına şöyle anlatır: - Kimin yanında çalışıyorsan bey, gerçekten cömert biriymiş. Öğle sıraları idi, nur yüzlü iki zat kapıyı çaldı: “Bunlar beyinin iş ücretleridir. Eğer bundan sonra da işine devam eder ve daha fazla çalışırsa, ücereti daha da artacaktır” dediler ve taze kesilmiş koyun eti, çeşit çeşit yiyecek, hiç tatmadığım meyveler ve bir kese de altın verdiler. Allah razı olsun o kimseden. Açlıktan artık tahammülümüz kalmamıştı. Hanımından bu sözleri dinleyen derviş Allah’a şükredip, ibadetine devam etti…. Allah (c.c.) neye kadir değil ki!
Yahyâ Efendi bir zaman sevdiklerinden birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden birini çağırıp; “Burada bir değirmen var. Oraya gidip tâze yumurta alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu. Değirmene gittiler. İsmi Hasan Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi. Bu Makalenin Devamını Oku;
sevgili mumin ve mumine kardeşlerim oncelikle boyle bir yazıyı google de aradığınız için sanırım sıkıntıdasınız inşallahutelal aşağada belirteceğim ayetleri dikkatle okuyup receteyi aynen tatbik eden kardeşlerim bi iznillah hemen evlenir evet ayeti kerimeleri şöyle tarif edeyim bir bardak temiz suya Inna fetahna leke fethan mübina.Ve fütihatis semaü fekanet ebvaba ayeti kerimesi  101 defa okunup sya uflenir ve evlenmek isteyen kişiye içirilir. buna tam21 gün devam edilir   bu sayede kişinin hem kısmeti açılır hemde üzerinde bir büyü bağlılığı varsa  büyü cözülür bağdan kurtulur
    ruyamda  gördüm ruyanızı buraya yazın aynı gün içinde yorumunu yapalım rüyada .para görmek. rüyada oruc tutmak, ruyada zişna yapmak,,ruyada uyumak,ruyada ruya görmek,ruyada balık tutmak, ruyada ocur tutmakiruyada zabıta görmek,ruyada hayvanla ilişkiye girmek,ruyada babasını öldü görmek, rüyada cenaze görmek, ruyada duş almak, ruyada yıkanmak, ruyada cunup olmak,ruyada gazete okumak,ruyada elbise almak, ruyada zengin olmak, ruyada kilot giymek, ruyada cıplaak olmak,ruyada cay içmek,ruyada sigara içmek,ruyada ava gitmek,ruyada zakkum görmek,ruyada şeftali görmek,ruyada sohbet etmek,ruyada sohbet anlatmak,ruyada yolculuk etmek,ruyada otobuse binmek, ruyadda gavs görmek,ruyada peygamber efendimizi görmek
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sahabilerinin devrine yetişen, onları gören, iman sahibi olduğu halde onlarla beraber bulunan, iman üzere vefat eden Müslümanlara ‘Tabiin’ denilir. Arapça bir kelime olan Tabiun, (Tabiin), birinin izinde yürümek, ona tabi olmak, beraberinde bulunmak, namaz kıldıran imama uyarak namaz kılmak anlamındaki ‘tebia’ fiil kökünden gelmektedir. ‘Tabiun’, uyanlar, tabi olanlar anlamındadır. İslâm kültüründe, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sahabilerine tabi olan, onları takip eden kuşak için kullanılır. Tabiun veya Tabiin şeklinde kullanımı ise kelimenin Arap gramerine göre cümle içindeki durumuna göre değişir. Anlam olarak her iki kelime de aynıdır. Bu Makalenin Devamını Oku;
‘Ashab’, sözlükte arkadaş anlamına gelen ‘sahib’ kelimesinin çoğuludur. İslâm kültüründe ‘Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşları’ için, daha geniş kapsamıyla ‘Resûlullah’ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabi veya çoğulu ‘sahabe’ terimleri de aynı anlamı ifade ederler. Sahabi sayılabilmek için az da olsa Resûlullah ile görüşmek şarttır. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşamış, O’na iman etmiş, hatta O’nunla haberleşip yazışmış, O’na destek sağlamış kişiler ashab’tan sayılmaz. Bu Makalenin Devamını Oku;
Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayat ve kişiliğini Müslümanlar için en iyi örnek olarak göstermiş (1) ve bu nedenle Ashab-ı Kiram O’nun hayatını titizlikle izlemişler; bu hayatı hem bizzat kendi yaşayışlarına örnek almışlar, hem de sonraki kuşaklara büyük bir gayret ve itina ile taşımışlardır. Bu Makalenin Devamını Oku;
Yukarıda belirttiğimiz kaynaklara dayanan ve zikrettiğimiz alanları kapsamına alan İslâm Ahlâkının özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz: Bu Makalenin Devamını Oku;
Geçmişteki ve günümüzdeki ahlâk görüşlerinin çeşitliliği dikkate alındığında, bunların beslendiği kaynakların da değişik olduğu görülür. Bunların bir kısmı akla, bir kısmı topluma, bir kısmı da vicdana, devlet otoritesine, yahut da dinî ve ilâhî kaynaklara dayandırılmaktadır. İslâm ahlâkının temel kaynakları ise, Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Sünneti, İcma-ı Ümmet (İslâm alimlerinin bir konuda ittifak etmesi), Kıyas-ı Fukaha (Yetkili İslâm hukukçularının olayları karşılaştırma yoluyla hüküm çıkarması), bir de Örf ve adetlerdir. Edille-i Şeriyye (İslâm’ın Kaynakları) denilen bu kaynaklar, aynı zamanda İslâm Hukukunun da temel kaynaklarıdır. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm’ın ortaçağ karanlıklarına getirdiği aydınlık ahlâk anlayışının niteliklerini anlatmak üzere çok şey söylenebilir ve farklı şekillerde gruplandırılabilirse de bunları dört ana başlıkta toplamak mümkündür. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm öncesi Arapları’nın ahlâk anlayışı hakkındaki en önemli kaynaklar câhiliye şiiri, atasözleri (emsâl) ve hitâbet örnekleriyle Kur’ân, hadisler ve ilk döneme ait diğer İslâmî belgeler; Roma, Bizans, İran gibi yabancı milletlere ait kaynaklardır. Özellikle câhiliye şiiri, atasözleri ve hitâbet örneklerinden edinilen bilgilere göre câhiliye edebiyatında ahlâk ve bu kelimenin tekili olan hulk çok az kullanılmıştır. Kabileci Arap toplum yapısında hayatta kalma mücadelesi aşiret insanının herhalde en temel uğraşıydı; bu da büyük ölçüde kabilenin insan ve mal gücü yanında mânevî gücüne ve saygınlığına bağlı bulunduğu için özellikle şeref, cesaret ve cömertlik câhiliye ahlâkında bütün erdemlerin en üstünde yer alıyordu; be erdemler de genellikle mürûe (mürüvvet) kavramıyla ifade ediliyordu. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm düşüncesinde dinin emirleriyle ahlâkın iç içe olduğunu belirtmiştik. İslâm, insanların uyması gereken temel esaslarla birlikte birtakım ahlâkî değerler de koymuştur. Bu kurallar, kişinin hem kendisini ilgilendiren hem de toplumla olan ilişkilerini belirleyici bir özelliğe sahip kurallardır. İslâm inancının temelini ‘La ilâhe İllallah’ kelime-i tevhidi teşkil eder. ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ anlamına gelen bu tevhid (bir tek Allah) ilkesi, her müslümanın hayatının en temel gayesidir. Bu anahtar terimle İslâm kapısından içeri girilir. Dolayısıyla ahlâk-iman ilişkisi de bu temel prensip çerçevesinde ele alınmalıdır. İslam’da ahlâk ile iman arasındaki ilişki çok köklü esaslara dayanır. Bu sebeple, bir müslümanın ‘ahlâki değerler’ açısından diğer inanç ve düşüncelerdeki insanlardan farklı bir yapıda olması aşağıda belirttiğimiz ‘köklü kurallar’dan sonra daha da iyi anlaşılacaktır. Bu Makalenin Devamını Oku;
Hukuk, yasal otoritenin zor ve gücünü kullanarak, toplum düzenini sağlamak amacıyla kötülükleri ortadan kaldırır ve insanların haklarına kavuşmalarını sağlar. Fakat kötülükleri insanların kalbinden çıkarıp atamaz. Konunun en önemli noktası budur. Zorla kimsenin ahlâkını düzeltmek, onu doğru yola sevk etmek de mümkün değildir. İçlerinde kötülük taşıyan insanlar, kanun gücünün kendilerine ulaşmadığı yerlerde hemen kötülük, haksızlık ve zulüm yapmaya başlarlar. Bunun için toplumdaki kötülükler yalnızca kanun ve hukuk gücü ile kaldırılamaz, yok edilemez. (1) Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahlâk konusu, çağlar boyu düşünürleri uğraştırmış, ancak ahlâk sözünün hangi davranışları içerdiği konusunda fikir birliğine varılamamıştır. Yüzyıllarca dünyanın çeşitli coğrafyalarında bu konuda birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ahlâkî fiilin (eylemin) kaynağı olan ‘iyi’ üzerinde herkes mutlaka bir şey söylemiş; fakat iyi’nin haz (lezzet) mı, saadet mi, yoksa görev mi? olduğu hususunda düşünürler birleşememişlerdir. Bununla beraber felsefî ekollerin her biri, iyi ile kötü hakkında en doğru bilgiye kendilerinin sahip olduğuna inanmışlardır. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahlâk ilmi, insanı mutlu edecek güzel eylemler ile, onu mutsuz edecek kötü davranışları bütün yönleriyle bildirdiği için, insanı bunların iyilerini yapmaya kötülerinden de kaçınmaya sevk eder. Buna göre ahlâkın önce bilmeyi ve sonra da yapmayı gerektiren iki yönü vardır. Önceki İslâm ahlâkçıları bunlardan birincisine ‘Marifet-i Nefs, ikincisine de ‘Hikmet-i ameliyye’ demişlerdir. Bu Makalenin Devamını Oku;
Nazari ahlâkta insan hareketlerinin amacı üzerinde durularak hayır ve şerrin ne olduğu, faziletin keyfiyeti, iyiliğin niçin yapıldığı, mutluluk, görev sorumluluğu, vicdan konuları araştırılır. Böylece insan, iyi ile kötünün, hayır ile şerrin farkını daha iyi kavrayıp, iyiyi nasıl yapıp, kötüden nasıl sakınacağının öğrenmiş olur. Batılılar ahlâkın bu türüne ‘Etik-Ethiq’ dedikleri için buna ‘Ahlâk Felsefesi’ de denilmiştir. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahlâk ilminin amacı, İslâm ahlâkçılarının büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak ettikleri öz ifadeyle, ‘İnsanın iki dünya saadetini (mutluluğu) sağlamak’ şeklinde benimsenmiştir. Ahlâkın amacının, insana iki dünya mutluluğunu sağlaması anlayışı, Sokrates, Eflatun ve Aristoteles gibi eski filozof ve ahlakçılarda da görülmektedir. Buna göre ahlâk ilmine düşen ilk iş, ‘Mutlak İyi’nin ne olduğunu belirlemek ve sonra da bunu esas alarak hayatın çeşitli alanlarında, insanın yapması gereken eylemleri ortaya koymaktır. Bu tavırlara göre davranan insan, sonuçta hem dünyada ve hem de ahirette mutluluğa ermiş olur. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahlâkın konusu, insanın eylem ve davranışlarıdır. Çünkü insan, yaratıkların en seçkini olarak yaratılmış, akıl ve irade yetenekleri ile bütün canlıların en mükemmeli ve üstünü olmak niteliğini kazanmıştır. Hayvanlar da insanların yaptığı bir çok hareketleri yaparlar, fakat onlarda akıl ve irade olmadığından ahlâkları da yoktur. Bir aslan veya fil, insanın ulaşamayacağı kadar bir kuvvetle bir çok işler gördüğü halde iyilik veya kötülükten habersizdir. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahlâk, insanın kötü işlerden korunması, iyi ve güzel davranışlar kazanması için gereken yolları göstererek ruhu temizler, kötülükleri iyiliklere çevirir. İslâm ahlâka büyük önem vermiş, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şerifler birey ve toplumun gelişmesinde en önemli yere sahip olan bu konuya dikkatlerimizi çekmiştir. Gerek Kur’an-ı Kerim ve gerekse Peygamberimiz (s.a.v.) itikât, ibâdet ve ahlâk konuları üzerinde önemle durmuştur. İslâm bilginleri de bu konular üzerinde sayısız eserler vererek gelecek nesillere ışık tutmuşlardır. İslâm, insanı, yalnız Allah’a (c.c.) karşı sorumlu tutmamakta, hayatta insanı ilgilendirecek maddî ve manevî bütün hadiselere karşı sorumluluk taşımasını gerekli kılmaktadır. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm’ın temel esaslarını, İtikad (İman esasları), İbadet, Muamelat (Hukuk sistemi), Ukubat (Cezalar) ve Ahlâk Nizamı’nın oluşturduğunu ve bunlardan hiçbirinin İslâm Dini’nin dışında tutulamayacağını, bir tanesi ve hatta bir tanesinin içindeki kesin bir hükmün dahi inkâr edilmesi durumunda, tamamının kabul edilmemiş sayılacağını ve bunu yapan insanın İslâm dairesinden çıkacağını daha önce söylemiş ve bunlardan ilk dördünü ana hatlarıyla açıklamıştık. Bu temel esaslardan beşincisinin de Ahlâk Nizamı olduğunu belirtmiştik. Bu Makalenin Devamını Oku;
‘Ukûbet’, sözlükte ceza demektir. ‘Ukûbat’ ise, bu kelimenin çoğulu olup ‘cezalar’ anlamındadır. İslâm kültüründe ise, suç kabul edilen filleri işleyenlere dünyada İslâm devlet yönetiminin ve ahirette Allah (c.c.)’ın vereceği cezaların bütününü ifade eder. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm’ın önemli bir yönü toplumsal, hukukî, ekonomik ve siyasal öğreti ve kurallarla ilgilidir. İşte bütün bu konulardaki kuralların tamamına tek bir terim olarak ‘Muamelât’ denir. ‘Muamelât’, karşılıklı yapılan işlemler, ilişkiler ve hukuk anlamındaki ‘muamele’ kelimesinin çoğuludur. Bu bölümde İslâm’ın temel esaslarından üçüncüsü olan ‘Muamelât’ın ana hatları ile bir özetini sunacağız. Bu Makalenin Devamını Oku;
‘İbadet’, Allah (c.c.)’a gönülden isteyerek yönelmek, kulluk etmek, tapmak, boyun eğmek ve itaat etmek demektir. Türkçemizde kullanılan ‘kulluk etmek’ deyimi tam olarak bu kelimenin anlamını karşılamaktadır. İslâm’ın i’tikat’tan sonra genel esaslarının ikincisini ‘ibadet’ oluşturur. İbadet, yaratıcı kudret karşısında boyun bükmenin zirvesi ve O’na olan sevginin sonucu ve göstergesi olarak değerlendirilmiş ve sırf Allah (c.c.) için, Alalah’ın rızâsı için yapılması ve yalnızca O’na tahsis edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Gerçekten de yaratan, yaşatan ve öldüren Allah (c.c.)’tan başka, ibadete lâyık olan bir varlık yoktur. Hesap gününde muhatap olunacak olan ‘Neye taptınız?’ ve ‘Ne için ibadet ettiniz?’ sorusunu insan daima hatırında tutmalı ve bu dünyada iken ‘Allah (c.c.)’a tapıyorum ve ibadeti Allah için yapıyorum’ diyebilmeli, bunu gönlünde hissedebilmelidir. Bu Makalenin Devamını Oku;
‘İ’tikad’, sözlükte gönülden bağlanma, düğümlemiş gibi sağlam inanma demektir. Akd (düğüm) kökünden türemiştir. ‘Akide’ ise, bağlanılan, inanılan şey anlamındadır. İslâm’da akaid, akide kelimesinin çoğulu olarak, inanılması farz olan hususlar, iman esasları, dinin temel kural ve hükümleri, anlamına gelmektedir. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm dininde insanın kazanması istenen ahlâkî eylemlerin hepsine birden genel anlamda ‘fazilet’ veya ‘hayır’ denir; kaçınması istenen fiillere de ‘rezilet’ veya ‘şer’ adı verilir. Her Müslüman, ‘hayır’ adıyla bilinen güzel davranışları öğrenmek ve onları yapmak durumunda olduğu gibi, ‘şer’ olarak kabul edilen fiillerden de kaçınmak zorundadır. Bu sebeple onun iyi ile kötüyü dengeli bir şekilde tanıması gerekir. Kur’an-ı Kerim’de bu ölçüye titizlikle uyulduğunu görmekteyiz. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm öncesi Arapları’nın ahlâk anlayışı hakkındaki en önemli kaynaklar câhiliye şiiri, atasözleri (emsâl) ve hitâbet örnekleriyle Kur’ân, hadisler ve ilk döneme ait diğer İslâmî belgeler; Roma, Bizans, İran gibi yabancı milletlere ait kaynaklardır. Özellikle câhiliye şiiri, atasözleri ve hitâbet örneklerinden edinilen bilgilere göre câhiliye edebiyatında ahlâk ve bu kelimenin tekili olan hulk çok az kullanılmıştır. Kabileci Arap toplum yapısında hayatta kalma mücadelesi aşiret insanının herhalde en temel uğraşıydı; bu da büyük ölçüde kabilenin insan ve mal gücü yanında mânevî gücüne ve saygınlığına bağlı bulunduğu için özellikle şeref, cesaret ve cömertlik câhiliye ahlâkında bütün erdemlerin en üstünde yer alıyordu; be erdemler de genellikle mürûe (mürüvvet) kavramıyla ifade ediliyordu. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahlâki olayları inceleyen bir ‘ahlâk ilmi’ vardır. Bu ilim de çoğu zaman kısaca ‘ahlâk’ olarak ifade edilir. Bir lise veya Üniversite programında ahlâk kelimesiyle okutulan ders de ‘ahlâk ilmi’ demektir. Yaşanan ahlâk ile ahlâk ilmi arasındaki farkı ifade etmek üzere İslâm ahlâkçıları, ahlâk ilmi için, ‘Hikmet-i ameliyye’, ‘İlmü’l-Edeb’, ‘İlm-i Tehzibü’n-Nefs’ ve ‘İlm-i ahlâk’ gibi isimler kullanmışlar, ahlâki davranışları ifade etmek için de huy, edep, terbiye ve seciye gibi terimlere baş vurmuşlardır. Bu Makalenin Devamını Oku;
Arapça bir kelime olan ‘ahlâk’, ‘hulk’ kelimesinin çoğuludur. ‘Hulk’, insanın yaratılıştan sahip olduğu ‘huy’ anlamına geldiği gibi, din, tabiat, seciye ve karakter anlamlarına da gelir. Fakat dilimizde bugün çoğul olduğu unutularak tekil olarak kullanılmaktadır. Bu söz Kur’an-ı Kerim’de çoğu ayette ‘hulk’ olarak, hadislerde ise hem hulk ve hem de ahlâk olarak geçmektedir. Bugün toplumda iyi bir davranışı bildirmek için onu yapan kimseye ‘ahlâklı insan’ sözü kullanıldığı gibi toplumların ahlâkı, İslâm ahlâkı sözleriyle de ahlâki davranışların tümü anlamında kullanılmaktadır. Bu Makalenin Devamını Oku;
İslâm dini, İtikad (İnanç sistemi), İbadet (Kulluk görevleri), Muamelât (Hukuk sistemi), Ukûbat (Cezalar) ve Ahlâk esaslarıyla bir bütündür. Bunlardan bir tanesini dinin içerisinden çıkardığınızda ona İslâm demek mümkün olmaz. İslâm bilginleri, İslâm’ı büyük bir ağaca benzetmişler; ağacın köklerinin iman ve itikadı, gövdesinin ibadet ve muamelâtı, onu budamanın ukûbatı ve meyvelerinin ise güzel ahlâkı temsil ettiğini söyleyerek iman-ahlâk bütünlüğünü göstermişlerdir. Bu Makalenin Devamını Oku;
istanbul ataşehire bağlı olan yeni sahrada bulunan soylu tcaret aynı zamanda BP gaz yetkili bayisiymiş evlerimize ve iş yerlerimize dağıttıkları magnet ve broşurkllerde ki telefon numaralarını araayarak kömür siparisi verdik 1 haftadır kömür yok deyip o karda kışta milletin coluk cocuğunu oğukta kömür bekletiyolar dün akşam arabamla kapılarına gittim içeriye yığılmış 10larca kömürü gördüm içeriye girmeden arabamdan telefon actım 1 haftadır kömür bekliyorum ne zaman gelicek dedim şerefsiz kadın bana yine kömür kalmadı dedi bişey solemeden telefonu kapattım ve ilk girdiğim siteye bunu şikayet olarak yazmak istedim umarım bu yazımı yayınlarsınız şimdiden teşekkür ederim
Misafirperver bir sahabi vardı. Hanımı ise her gün kocasının yanında birkaç misafirle gelmesine tahammül edemez ve kocasına: -Sen her gün birkaç misafirle geliyorsun, gelen misafirler, çocuklarımızın rızıklarını yiyorlar, der. Kocası, aldırış etmez eve gelirken her gün yanında birkaç misafir getirmekte devam eder. Kadın sahabi dayanamayıp, gider durumu Resûlullah’a:: Bu Makalenin Devamını Oku;
Odunculukla hayatını kazanan bir zat vardı. Allah’a karşı kulluk” vazifesini yapar, kimsenin ekşisine tatlısına karışmazdı. Bu zahit kişinin bulunduğu köyün yakınında bir köy daha vardı, onlar da dağda kutsal diye kabul ettikleri bir ağaca taparlar, ondan meded beklerlerdi. Oduncu, bir gün: «Şunların Allah diye taptıkları ağacı kesip odun edeyim, pazarda satarak ekmek parası kazanırım; hem de, bir kavmi Allah’a isyandan kurtarmış olurum» diye düşünerek Allah rızası için ağacı kesmeye karar verdi. Bu Makalenin Devamını Oku;
Hz. İsa (a.s) yarım kerpici başının altına koymuş, yatıp uyumuştu. Uyanıp gözlerini açtığında İblis’i başında bekler buldu. Ona. - A melun başımda ne bekliyorsun? diye sordu. İblis ona dedi ki: - Başının altına koyduğun benim kerpicim. Bütün dünya benim malım olduğuna göre, bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir. Madem ki malımı kullanıyorsun bana ortak oldun demektir. Bu Makalenin Devamını Oku;
Şeytan, şeytanlığını yapabilmek için, insanların zihnine girebilmek için kendine hep bir yol arayıp bula gelmiştir… Bir zamanlar…, Allah’tan sakınan, gece gündüz ibadet eden birçok kimse vardı. Onlar Allah’ı sever, Allah’da onları severdi. Allah onların dualarını geri çevirmezdi. Allah’ın bu sevdiği seçkin kullarını insanlarda sever ve sayardı. Bu Makalenin Devamını Oku;
Gafil bir adam bir şeyhin kapısına vardı, Şeytan’dan bir hayli şikayetçi oldu. “Şeytan beni yoldan çıkartıyor. Beni kandırıp dinimi, ahiretimi mahvediyor. ” dedi. Şeyh de ona dedi ki: Bu Makalenin Devamını Oku;
Şeytanın Pisliği Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp; “Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı.” deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî’ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona; Bu Makalenin Devamını Oku;
Dul Kadın ve Yahudinin İmanı Bir bayram arefesinde, dul bir kadın yanında babadan yetim kalmış çocuğu ile zengin bir hacının dükkanına girerek, Allah rızası için yardım istedi. Hacı fakir kadına yardım etmediği gibi: - Bıktım sizden nedir bu iş.. Ben sizin için mi çalışıyorum. Defol şurdan, diyerek kovdu. Bu Makalenin Devamını Oku;
Kim Yahudi? Kûfe’de bir adam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti Osman’ın (r.a.) yahûdi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları her ne kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da, bir türlü ikna edemezlermiş. Bu meseleyi İmam-ı Âzam Hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler. İmam-ı A’zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoş-beşten sonra ev sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu tahmin ederek, isteğinin ne olduğunu sormuş. Bu Makalenin Devamını Oku;
Yahudilerin İftirası Musa (a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana kadar görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık bir ev görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe görürler. Harun (a.s.): - Ya Musa! Burası hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz olsun uyuyayım. Bu Makalenin Devamını Oku;
 Yahudinin İnkarı ve Altın İsa Aleyhisselâm bir Yahudi ile yola çıkar. Yanlarına ekmeklerini de almışlardı. Fakat Hz. İsa’nın iki, Yahûdinin ise üç ekmeği vardı. Yahudi, Hz. İsa’ya göstermeden ekmeğin birini yedi. İsa aleyhisselâm, Yahûdinin üç ekmeği olduğunu biliyordu. — Senin üç ekmeğin vardı, biri ne oldu? diye sordu. Bu Makalenin Devamını Oku;
beşinci boyut izle stv nin sevilen dizisi  beşinciboyut seyircileri ekranlara kitlemeye devam ediyor…askerde şehit olan salih dünyevi hayatında iyi huylu bir kimse olması sebebiyle ötelerden seçilerek ebrar alinden dünyaya  gönderilmişbir melektir. kimi zaman insanlara görünerek  kimi zaman ise görünmeden  iyilikler yaparak yalnışların düzeltilmesini sağlamaktadır
 Yahudillerin Maymun Olmaları Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında “Eyle” denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kızıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Her cumartesi günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı. Başlarını ve kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların çokluğundan su bile görülmez olurdu. Bu Makalenin Devamını Oku;
                                                Yahudinin Selamı Resuli-Ekrem (.s.a.a)’in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)’ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine  yahudinin selamı - Essamu aleykum’ yani ‘ölüm üzerinize olsun’dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine - Ölüm üzerinize olsun’ dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)’i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi, ve Bu Makalenin Devamını Oku;
Kendini bilmeyen, kendi dışındaki dünyayı anlamlandıramıyor. Asıl önemlisi, kendini bilmeyen insan Rabbi’ni hakkıyla bilme şansından mahrum kalıyor. Peki neden? İnsan kendi dışındaki varlık alemini bilmek için neden kendini bilmek zorunda? “Ben” bilgisi, teknik bir felsefe tartışması değil. İnsanın kendini bilmesi, varoluşunu anlamlı kılan eylemlerin başında geliyor. İnsan, bu dünyaya ‘öteki’yle, yani kendi dışındaki insan ve varlıklarla yaşamak için gönderilmiş bir varlık. İnsan sıfatının kemale ermesi, ancak kollektif /ortaklaşa bir yaşam ile mümkün. Örneğin konuşmak, ancak sizi dinleyen birinin olduğu bir ortamda anlamlı bir eylemdir. Aynı şekilde, insan tek başına kültür ve medeniyet üretemez. Bütün bunlar bireyin dışında başka insanların ve kollektif yapıların bulunmasını zorunlu kılar. Bu Makalenin Devamını Oku;
Rabbi’nin rızasını kazanmak, O’na tertemiz dönmek isteyen müminlerin en belirgin özelliği alçakgönüllülük. Yok iken var edilmiş olduğunu, Her yönüyle Allah’a ait ve muhtaç olduğunu, O’nun yardımı yetişmezse hiç bir hayra ulaşamayacağını, Mülkün ve hükümranlığın gerçek sahibinin O olduğunu bilmek… İç ve dış aleminde Hayatı buna göre, böyle yaşamak… Olgun başaklar gibi eğik ama verimli, diri, vakur… Bu Makalenin Devamını Oku;
Tevazudaki İncelik ve Yücelik Tevazu, müminlerin en güzel sıfatıdır. Tevazu ahlâkını zıddı ile tanımak daha kolaydır. Kısaca tevazu, kibirli olmamaktır. Kibir, kendini beğenmek, başkalarını küçük görmektir. Kendini beğenmek aslını bilmemekten kaynaklanır; aslını bilmemek cehalet ve gafletten ileri gelir. Aslını bilen haddini bilir; haddini bilen edepli olur. Bunun için velilerden Muhammed bin Vâsî k.s ., oğlunun çalımlı ve kibirli bir şekilde yürüdüğünü görünce, onu şöyle uyarmıştır: “Oğlum sakın aslımızı unutma! İlk günlerinde annen bir cariye, baban günahlara dalmış bir âsi , sen de anne karnında bir cenin idin. Sonumuz ise soğuk ve sevimsiz bir cenaze olacaktır. Aradaki bu kibir ve kendini beğenme niye ki ?! ” Bu Makalenin Devamını Oku;
Vefasızlar Alır Dostun Ahını  Mevcut dünyamızda yitirmiş olduğumuz, çok kıymet taşıyan bir özellikten bahsetmek istiyorum: Vefa… Unuttuğumuz ya da unutturulduğumuz çok güzel bir haslettir vefa… Çok yakın bir zamana kadar var olan ama günümüzde çok az rastladığımız bir özellik vefa… Toplumu toplum yapan, cemaati cemaat yapan bir güzelliktir vefa… Dostlar arasında, kardeşler arasında olmazsa olmaz bir haslettir vefa Bir âşığın maşukuna, bir dava adamının davasına ve bir idealistin ülküsüne her şeye rağmen sadık kalmasıdır vefa. Bu uğurda her şeye katlanması ve her şeyi sineye çekmesi, gerçek dava adamına düşen vazifelerin en önemlisidir belki de, davasına karşı vefa göstermesi. Niceleri var ki, o vefa sayesinde hedefine ulaşmış ve tarihe mâl olmuştur. Bu Makalenin Devamını Oku;
Nebevî Ahlâkın Sahâbedeki Tezâhürleri  İslâm dîninin en kıymetli asrı, hiç şüphesiz, cihânın nübüvvet nûruyla aydınlandığı “Asr-ı Saâdet”tir ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun güzîde ashâbı, o kudsî zamânın en kıymetli zînetleri olmuşlardır. Onlar, insan neslinin ulaşabileceği en son seviyeye nâil olmuşlardır. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizi îmân nûru ile görerek îlâ-yı kelimetullâh uğrunda canlarını ve mallarını cömertçe sarf etme bahtiyarlığına eren ashâb-ı kirâm, âdetâ ümmet-i Muhammed’e “örnek bir nesil” olmak üzere lutfedilmiş, ilâhî bir armağandır. Bu bakımdan, îmân şerefine sâhip her gönül, yüce dînimizin bugünlere intikâlinde mühim hizmetleri bulunan “Ashâb-ı Güzîn” Efendilerimize hürmet, muhabbet ve minnettarlık duygularıyla dolu olmalıdır. Onlardan birinin ismi anıldığında, “radıyallâhu anh” yâni “Allâh ondan râzı olsun!” diyerek duâ etmek, dînî ve vicdânî bir vazîfemizdir. Çünkü onlar, Muhammedî hidâyet kâfilesinin büyüklü-küçüklü yıldız şahsiyetleridir. Bu Makalenin Devamını Oku;
 Mümin nasıl olmalı? Dünyanın her tarafındaki dostlarıyla mektuplaşmalı, tebrikleşmeli, fakat gerektiği zaman Allah için, vatan içir harp meydanlarında düşmanla savaşarak, bu yolda en büyük kahramanlarla, en ileri, en teknik harp aletleriyle yarışıp, bu suretle küfrün belini kırmalı. Annesi, babası, bütün hısım-akrabası ve hatta komşusu ile koklaşmalı. Bütün iman ehli ile tanışmalı, bilişmeli; hususen Allah’ın dostlarıyla sevişmeli. Lüzumsuz münakaşaların ve kısır çekişmelerin, gıybetin, dedikodunun bulunduğu meclislerden hemen savuşmalı. Bu Makalenin Devamını Oku;
 Muhabbetin Sırrı Tarihin içinde bulunduğumuz devresinde, hakikatin evrenselliğinin farkına varma, hayatın esas amacını belirleme, insanın anlam ve değerine ilişkin bir gelecek resmi sunma ihtiyacı hiç bu kadar aciliyet kespetmemişti. Bilin ki su birdir. Her şeye, mutlak ebediyet makamından, hakîkî tevhidin herhangi bir tesire maruz kalmadığı yerden nazar etmeliyiz. Modern dünyanın krizine karşı koymalı ve doğrudan geldiğimiz kaynaktan beslenmeliyiz. Günümüzün kafası karışmış ve istikâmetini yitirmiş modern aklını, derin köklere sahip, sağlam ve gerçek ebedî değerlerle ilişkilendirmek çok acil bir zarûrettir. Ben bunu tecrübe ettim; güzellik ve iyiliğin kaynağını keşfedene kadar mânâsız ve boş bir hayat yaşadım. Bu Makalenin Devamını Oku;
Kuranda Ahlâk Esasları Kur’an, diğer bir çok konuda olduğu gibi, ahlak konularını da her hangi bir ahlak kitabı gibi sistematik olarak ele almamakla birlikte, eksiksiz bir ahlak sistemi oluşturacak zenginlikte nazari prensipler ve ameli kurallar getirmiştir. Arapça bir kelime olan ahlakın konusunu insanın karakteri, iyi ve kötünün tespiti, iyiyi alıp kötüden kaçınma yolları, insanın yapması gereken vazifeler oluşturur. Ahlak sayesinde insan davranışlarındaki güzel ve çirkin olanı anlarken fazilet ve reziletleri de kavrar, ahlakî faziletlerle süslenme ve kötülüklerden yahut manevi hastalıklar(emradu’l-kalb) dan kurtulma yollarını öğrenir. Zaten ahlakın gayesi de budur. Bu Makalenin Devamını Oku;
 İslâmda Muaşeret İslâm dini, insanların muaşeretine (birbiriyle görüşüp konuşmalarına, toplum halinde medeniyet üzere yaşamalarına) büyük bir önem vermiştir. Müslümanların birbirleriyle geçinmelerinde samimiyet, tevazu, sadelik, zorlanmama, karşılıklı yardım, nezaket, saygı, sevgi ve hayırseverlik bir esastır. İslâmda halk ile geçinmenin çeşitli yönleri ve dereceleri vardır. Bunların bir kısmı şunlardır: Bu Makalenin Devamını Oku;
islami sohbet Türkiye genelinde yaşayan yetmiş milyon nüfusun yüzde doksan dokuzundan fazlası müslümandır. Kendilerine bir soru tevcih edildiği zaman: “Ben de müslümanım” diye cevap veren insanlarımızın büyük çoğunluğu, maalesef İslam dinini müslümanca yaşamaktan uzaktır. Mükellef yaşa gelmiş ve aklî muvazenesi yerinde olan her erkek ve kadın; kelime-i şehadetle girmiş olduğu İslam dininin her türlü emirleri ve yasakları ile muhataptır. Kişilerin makam ve mevkii, ekonomik gücü, servet ve sâmanı ne olursa olsun, hangi yaş ve cinsiyet grubunda bulunursa bulunsun, her müslüman, ilahî emirleri yerine getirmek, nehiylerden de son derece uzak durmak mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Allah (c.c.) tarafından bildirilen hiçbir emirde ve hiçbir yasakta keyfîlik ve ihtiyarîlik yoktur. Bu Makalenin Devamını Oku;
Hz. Muhammed’i örnek edinmek    Birçok değerlerin ve kıymet hükümlerinin alt üst olduğu, kalbî ve ruhî hayatın iflas ettiği, Muhammedî bir havanın bizden uzaklaştığı günümüzde, Hz.Peygamber (s.a.v.)’e ittiba etmek çoğu meselelerimizi çözümleyecektir. Zîra sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesinde; “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir”(1) buyurmaktadır. Biz müslümanlar ne bulduysak O’na ittibâ etmekte bulduk, yine ne bulacaksak O’na yaklaşmada, O’nu anlamada ve O’na ittibâ etmekte bulacağız. Bu Makalenin Devamını Oku;
   Hased Ateşi  Hased (kıskançlık), başkalarının elindeki nimeti çekememek, bu nimetin, o şahsın elinden alınmasını istemektir. Gıpta ise başkasının sahip olduğu imkanları beğenmek, sevmek ve meşru yollardan o imkânlara kavuşmayı istemektir. Gıpta güzel bir haslettir. Hased, fertlerin gelişmesini önleyen, insanı içten içe yıkan, pek müzmin, pek çirkin bir huydur. Bunun için dinimizde hased, haram kılınmış ve ahlâk-ı rezîlelerden sayılmıştır. Gıpta, insanın başkalarından, ibret alarak başkalarının güzel hallerini kendisine örnek yaparak çalışması, gayret göstermesine imkân verdiği için pek güzel bir haslettir. Gençlerin, gıpta damarlarını harekete geçirmek, hased damarlarını körletmek bir terbiye işidir ve son derece lüzumludur. Bu Makalenin Devamını Oku;
           Ahlâk, mesuliyet ve tv’lerimiz  Türkiye’de “müstehcen ve millet düsmani televizyonlari protesto mitingi” tertipleyen ilklerden biriyim. Fevkalâde ehemmiyet verdigim konulardan biridir televizyon. Çagimizin degilse bile Türkiye’nin pusulasi mesabesindir neredeyse. Televizyon ile sekiz yasinda tanismis ve bir türlü sevememis, muhalifi bir münevver olarak, bu çag aletinin menfî ve müsbet taraflarini yeteri kadar kavradigimi saniyorum. Ve müsahadelerimi, bildiklerimi Allah (c.c) rizasi için kaydetmek isterim. Dünya, televizyonu bizden birkaç on yil önce tanidi. 1963 yilinda Amerika’da dört kanaldan yayin yapiliyordu. Bizim televizyonu yaygin olarak izledigimiz sunun surasinda yirmi küsur senelik bir mazi. Televizyonun devlet tekelinden çikip özel tv kanallari kurulmasi ise, hayli yeni sayilir. Ve belki de asil problem, bu “özel” kanallarin arz-i endam etmeleriyle basladi. Bu Makalenin Devamını Oku;
Ahlakin vazgeçilemezligi Bizi baskalarindan ayiran önde gelen sey bizim gelenegimize ait olan bir ahlakin bütün davranislarimiza yansimis ve bütün yaklasimlarimiza mührünü vurmus olmasidir. Nereden bakarsak bakalim önem vermek zorunda oldugumuz bir ilkedir ahlakli olmak. Su ya da bu gerekçeyle, su ya da bu uzunlukta bir dönem için ilkelerimiz ve inancimizla çelisir yaklasim ve davranislari benimsememiz, ya da benimser görünmemiz yakistirilmamistir bize. Emin bilinmek, her ne pahasina olursa olsun güvenilir olmak bize miras birakilmis bir niteliktir. Reddi miras anlamini tasiyabilecek tersi bir tutum cesaret edilemeyecek bir tutumdur. Bu Makalenin Devamını Oku;
İSLAMİ CHAT   İSLAMİ CHAT sitemize giriş yapa bilme için aşağıdaki esme tıklaya bilirsiniz . İSLAMİ CHATin yanı sıra sitemizde ilahi dnleye bilir 24 saat canlı yayın yapan DJ leriizden isk yapa blirsiniz kasideci sofi ile erenler sofrası programına canlı telefon bağlantısı ile bağlanıp     3 milyon salavat kampanyasına dahil  ola blirsiniz  salavat kampanyamıza web üzerinden katılmak çin  googleye  salavat01  veya salavat 01 yazarak da erişe bilirsiniz. islami chat sitemizin amacı  rhman cellecelali hu  adını çokça zikretmek  ve efendiler efendisi Ahmedi Mahmudu Muhammed – ül Emin efendilrmizin  sohbetlerini anlatıp sünnetlerini paylaşmaktır bu islami paylaşım sitemize katlım gösterğp salavat kampanyamıza destekleriiz bkliyoruz
REKLAM ALANI
SALAVAT SİTELERİ